Bu düzen bize neyi “normal” sayacağımızı öğretti. Kimin bedeninin makbul, kimin hayatının değersiz, kimin arzularının meşru, kimin varoluşunun görmezden gelinebilir olduğunu söyledi.
Biz o “normal”i reddedenleriz.
Heteropatriyarkal düzen, kadının çocuk doğurmasını, ev işi yapmasını ve bir erkeğin tahakkümü altında bir ömür yaşamasını bekler. Bu normatif yapı, zorunlu heteroseksüel aileyi dayatır; yalnızca kadın bedenini kontrol altına almakla kalmaz, kuir özneleri ve bedenleri de denetler ve yok sayar.
Bize biçilen rolleri, atanmış cinsiyetleri, makbul kadınlığı, makbul aileyi, makbul hayatı sorgulayarak dönüşüyoruz. Patriyarka sadece kadınları değil; transları, lubunyaları, non-binary’leri ve tüm “norm dışı” varoluşları hedef alırken, biz dayanışmayla güçleniyoruz, birbirimizin elini bırakmıyoruz.
Bu eril tahakkümün yarattığı baskı biçimleri, hayvan sömürüsü ve türcülükle de iç içedir ve böylelikle bazı yaşamlar daha değersiz görülür; hayvanların kapatılmasını, zorla üretilmesini, işkence görmesini ve öldürülmesini “görmememiz” isteniyor, biz görmeyi seçiyoruz.
Türcülüğün; kapitalizm ve patriyarkayla nasıl iç içe geçtiğini, sömürüyü nasıl sıradanlaştırdığını görüyoruz. “Doğal” denilen normların, hem toplumsal cinsiyeti hem tür hiyerarşisini meşrulaştırmak için kullanıldığını biliyoruz. Birinin başka biri için “kaynak”, “ürün”, “mal” sayılmasına itiraz ederek dönüşüyoruz.
Toplumsal cinsiyet nasıl kuruluyorsa, tür hiyerarşisi de öyle kuruluyor. Kadınlar nasıl bedenleri denetlenerek kontrol altında tutmaya çalışılıyorsa, hayvanların da bedenleri kullanılarak yaşamları hiçe sayılıyor. Lubunyaların varoluşu nasıl disipline ediliyorsa, hayvanların yaşamı da öyle kontrol ve tahakküm altına alınıyor. Hayvanlara, kuirlere, kadınlara yönelen bu yapısal şiddetin kesişiminde, mücadelemiz de birleştirici ve bütüncül olmalıdır.
Savaşlarda, soykırımlarda halklar “hayvan” olarak yansıtılıyor, çünkü hayvan yaşamının harcanabilir olduğu fikri navegan bir şiddet iktidarının kurucu fikridir.
Hayatımızın her alanına sirayet etmiş bu baskı ve sömürüyü ailende, okulda, işte, ilişkilerinde, tabağında sorgula!
Vegan feminist mücadelemiz; hiçbir bedeni araçsallaştırmayan, hiçbir kimliği dışlamayan, hiçbir türü arkada bırakmayan bir özgürlük tahayyülü taşıyor.
Bugün 8 Mart’ta, sadece eşitlik değil; bize dayatılan normları, sınırları, hiyerarşileri reddeden bir yaşamı savunuyoruz. Aşkın, arzunun, bedenin ve yaşamın denetim altına alınmasına karşı; insan-merkezci, erkek-egemen, sermaye odaklı bu rejime karşı yan yanayız.
Çünkü biliyoruz ki, özgürlük yalnızca yasalarla değil, birbirimizle ve diğer türlerle kurduğumuz ilişkilerle mümkün. Ve değişim, gündelik hayatımızda başlar: tabağımızda, dilimizde, ilişkilerimizde.
Tüm türler özgür olana dek hiçbirimiz özgür olmayacağız!
Sen de gel; vegan-feminist kortejleri birlikte büyütelim, yan yana yürüyelim.
Yaşasın kuir-feminist, anti-türcü mücadelemiz.
Tüm türler özgürleşene kadar!


Bir Cevap Yazın