Bizi bir duygudan diğerine savuran günlerden geçiyoruz. Milyonların oyuyla seçilmiş bir belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun, tıpkı Selahattin Demirtaş gibi, sırf güçlü bir rakip olduğu için cezaevinde esir olarak tutulması; bunu protesto etmek için gösteri ve yürüyüşe dair anayasal haklarını kullanan yüzlerce öğrencinin suç işlemişçesine göz altına alınıp tutuklanması; iktidar eliyle işkence, taciz; öte yandan, apolitik addedilen bir kuşağın güçlü bir direnişle ortaya çıkması; tutuklandıklarında dahi ailelerinin “başını dik tut” desteği; yıllarca merkez solla merkez sağ arasında gidip gelmiş ana muhalefet partisinin iktidara karşı pasif tutumundan gün be gün silkinmesi ve bizlerle birlikte sokağa çıkması; seçimlerde birbirine rakip olan birçok politik kesimin dayanışması ve birlikte direnmesi; akademik boykot, tüketim boykotu, yandaş marka boykotu, ana akım medya boykotu, sosyal medya boykotu… Gezi’den bu yana yaşadığımız en canlı ve umut verici, bir yandan da en can yakıcı direnişin hem tanıkları, hem de özneleriyiz.
Bununla birlikte, herkes protestolara tüm içtenliğiyle katılıp mücadeleyi sürdürse de, protestolarda avantajlı ve dezavantajlı grupların temsiliyeti aynı şekilde gerçekleşmiyor. Dahası, dezavantajlı birçok kişi, gerek muhalefet partilerinin bazı öne çıkan isimlerin ayrımcı konuşmalarından, gerekse kimlik mücadelelerine uzak bir günlük yaşam sürerken direniş için sokağa çıkan kişilerden bazılarının ayrımcı, militarist ve nefret söylemi içeren slogan, döviz ve söylemlerinden olumsuz etkileniyor ve kendisini dışlanmış hissediyor. Trans ve natrans kadınlar, iki cinsiyetli heteronormatif yapının dışında kalanlar, Kürtler ve Ermeniler gibi, ekonomi, seküler yaşam, liyakat ve demokrasi merkezli mücadeleler dışında da mücadele yürüten kesimler, zaman zaman faşizme karşı omuz omuza değil karşı karşıya bir duruma düşüyor.
Kısa zamanda toplum geneline yayılan bir sokak direnişinin beklendik sonuçları olsalar da, hak ve özgürlükleri merkeze alma iddiasındaki bir mücadelede elbette böyle söylemlerin hiçbir meşruiyetleri olamaz ve gerektiğinde en sert biçimde eleştirilmeleri gerekir. Öte yandan, direnişin gittikçe çeşitli alan ve biçimlerde sürdürülen bir boykot hareketine evrildiğini gözlemliyoruz. Boykot hareketinin mevcut gidişatı, korku, öfke ve dışlanma hissi uyandıran sloganlara anlık olarak maruz kaldığımız protesto gösteri ve yürüyüşlerine göre daha az problemli görünüyor; en azından şimdilik. Her kesimden, her kimlikten insan, boykot yoluyla mücadeleye devam edebiliyor. Üstelik, gösteri ve yürüyüşler gibi en fazla anlık müdahale edebildiğimiz, çoğunlukla bunu da yapamadığımız bir ortama nazaran, iletişimi sosyal medya üzerinden kurulan bir boykot hareketindeki olası bir ayrımcılığa daha kapsamlı bir biçimde müdahale etme şansımız var. En azından insanlar söz konusu olduğunda.
Ya hayvanlar? Sadece köpek, kedi ve kuşları kastetmiyorum. İnsanlar olarak temel hak ve özgürlüklerimizin gasp edilmesine tepki olarak sürdürdüğümüz boykotun neresinde duruyor hayvanlar? Belli ki mücadeleyi sadece bir insan hakları mücadelesi olarak görmüyoruz. Hayvan koruma yasa tasarısı için aylarca sokağa çıkan insanlarla 19 Mart’tan beri sokağa çıkanlar, aşağı yukarı aynı insanlar. Sokak protestoları süresince biber gazı ve tomalardan etkilenen hayvanları nasıl iyileştireceğine dair bilgileri sürekli birbirlerine aktaranlar da aynı insanlar. Demek ki, gasp edilen hakların sadece insan hakları değil, aynı zamanda hayvan hakları olduğunun da farkındayız. Peki bu gaspın neresinde duruyoruz?
Hayvanların ölü ve diri bedenlerini ve bedenlerinden koparılanları tabaklarımıza, dolaplarımıza ve genel olarak hayatımıza birer tüketim nesnesi olarak aldığımız sürece, bu gaspın karşısında değiliz; gasp eden taraftayız. Haklarımızı savunmak için eyleme geçerken başkalarının haklarını ihlâl ediyoruz. Bu tutarsızlık, haklı mücadelemizde bir uçuruma, kaygan bir zemine yol açıyor. Haklarımızı savunurken, davranışlarımızla, başkalarının haklarının ihlâl edilebilirliğini meşrulaştırıyoruz. Buradaki “başkaları”nın da zaman zaman biz olması kaçınılmaz hâle geliyor.
Oysa ki bu ihlâle hiçbir mecburiyetimiz yok. Gelin, tıpkı boykot ettiğimiz kişi ve firmaların problemli taraflarını ve onlara hiçbir ihtiyacımız olmadığını nasıl dile getiriyorsak, hayvan hakları ihlâllerimizi ve bundan nasıl kaçınacağımızı da öyle dile getirelim:
Süt: Nasıl ki insanlar, kediler, köpekler kendi yavrularını beslemek için süt üretir; inekler, koyunlar, keçiler ve diğer hayvanlar da bunu aynı sebeple yapar. Bir ineğin bedeninden süt çıkması için, o ineğin döllenmesi ve yavrulaması gerekir. İnsanlar ineğin yavrusu için ürettiği sütü kendilerine almak istediklerinde, ineği sürekli döller, doğurtur, yavrusundan ayırırlar. İnekler çok duygusal hayvanlardır ve her ayrılık onlara büyük stres yükler. Anneleriyle aynı kaderi paylaşacak olanlar dışındaki tüm yavrular, “dana eti” olmak üzere öldürülürler. Müdahale edilmemiş yaşam döngüleri boyunca sadece bir ya da iki kez doğuran ineklerin bedenleri, tıpkı insanlarda olacağı üzere, yıpranır ve kısalır. Süt üretemez hâle geldiklerinde ise, insan malı olarak diğer bir biçimde kullanılmak üzere öldürülür ve parçalanırlar.
Süt ve süt ürünlerini sever miyiz? Evet! Süt ve süt ürünleri için hayvanlara bu haksızlıkları yapmaya razı mıyız? Hayır! Öyleyse, bugünden itibaren, gerek evde yapacağımız, gerekse hazır alacağımız çeşit çeşit bitkisel süt, yoğurt, yağ ve peyniri denemeye ve hayatımıza yerleştirmeye başlıyoruz!
Yumurta: Orman tavukları, yani insan kullanımı için evcilleştirilmemiş tavuk türleri de tıpkı insanlar gibi yılda 10–12 kez yumurtlarlar. İnsanların yumurtalarını almak için şekillendirdiği türler ise, daha fazla yumurta üreterek kendi vücutlarını tüketirler. İnsanın şekillendirdiği tavuklar dahi kendi yaşam döngülerine, kendi hayatlarına sahip çıkmak üzere, yumurtalarının üzerine yatar ve yavru çıkmasını beklerler. Bir tavuğun yumurtasını her aldığımızda strese girer ve tekrar yumurtlar. Yılda yaklaşık 300 yumurta üretmenin sonucunda, 1–1,5 yıl içinde yumurtlayamaz hâle gelir ve kesime yollanırlar. Sürekli bu kısa ve acı yaşamı sürecek yeni tavuklar yetiştirilmek üzere çok sayıda civciv üretilir ve bu civcivlerin yumurta üreten organlara sahip olmayanları öldürülür.
Omlet sever miyiz? Evet! Omlet için hayvanlara bu korkunç yaşamı reva görür müyüz? Hayır! Omlet için, kekler börekler için, spor için, sağlıklı kalmak için, yumurtaya gerek var mı? Hiiiç gerek yok! Öyleyse, bugünden itibaren, yumurtasız lezzetlere yelken açıyor ve alıştığımız tatların yumurtasız versiyonlarını öğrenip hayata geçiriyoruz!
Bal: Kavanozlarca tüketip bal adını verdiğimiz sıvı, arıların kışlık yiyeceğidir. İşçi arılar iki kış arasında çiçeklerden özüt toplar, bunları yer ve kış için saklanabilecek bir formata getirerek kusarlar. Arıların kustukları bu sıvıyı onlardan çalarak, yerine şekerli su koyarız. Elbette bu şekerli sudan gereken besini alamaz ve kısa zamanda ölürler. Arılar kovanlarından yiyecek çalındığını sezer ve kovanı terk etmek isterler. Terk etmemeleri için, arıcıların yaygın olarak kullandıkları yöntemlerden biri, kraliçe arının kanatlarını kesmektir. Böylece kraliçe arıyı bırakamaz ve kendilerine yapılan haksızlığa rağmen kovanı terk etmez, kısa zamanda da ölürler.
Bal yemek için bir kovan dolusu hayvanın yaşamını mahvetmeye razı mıyız? Hayır! Bitkilerin nimetlerinden faydalanmamız için bir arının vücudundan mı geçmesi gerekiyor? Elbette hayır! Öyleyse, bugünden itibaren arıların kendi toplulukları için ürettikleri yiyeceği tüketmiyor, canımız bal isterse ya da bir yiyecekte bal kullanmak gerekirse de hurma balı gibi, armut balı gibi, arı değil insan eliyle yapılan ballara yöneliyoruz.
Et: Kırmızı et nedir? Öldürülen bir ineğin, bir koyunun beden parçaları. Beyaz et nedir? Öldürülen bir kuşun beden parçaları. Deniz ürünü nedir? Öldürülen deniz hayvanlarının beden parçaları. Bu hayvanlar bebekken, yetişkinken, hamileyken, yaşamlarının başında, ortasında, sonunda, onları öldürüyor ve bedenlerini yiyoruz. Bahanemiz? Protein. Demir. Omega. Oysa ihtiyacımız olan tüm protein, demir ve omega bitkilerde zaten var. Daha da bol, daha da çeşitli var. Baklagiller protein ve demir deposu. Cevizde, keten tohumunda bol bol omega var. Üstelik bir başka bedenden gelen yağlarla kendi damarlarımızı tıkamamıza da gerek kalmıyor.
Mangal sever miyiz? Evet! Mangal keyfi için birilerini öldürmeye değer mi? Hayır! Öyleyse, bugünden itibaren mangala mantarlar, sebzeler ve çeşit çeşit vegan köfteler atıyoruz!
Yün, tüy, ipek, deri, kürk: Hayvanların tüylerini kesip yün diye, tüylerini yolup yastık yorgan diye, kaynar suda yakarak öldürüp ipek diye, tenlerini vücutlarından yüzüp deri ve kürk diye kullanıyoruz. Oysa hepsi onların bedenlerinin ve yaşamlarının bir parçası. Üstelik, bugünün tekstil sektörü bize öyle kullanışlı kumaşlar üretiyor ki, ısınmak için hayvan bedenlerine hiçbir ihtiyacımız kalmıyor. Öyleyse, bugünden itibaren, hayvan bedenlerinden yapılan tekstil ürünlerini reddediyor, gardrobumuzu ve evimizi pamuk, keten, kenevir, bitkisel deri, ve giysilerin çoğunda yaygın olarak kullanılan polar, akrilik, viskon, poliüretan gibi seçeneklerden kuruyoruz.
Deney, spor, ulaşım ve eğlence gibi sebeplerle hayvan yaşamlarını gasp etmeye de hiç ihtiyacımız yok. Hayvan kullanılmadan üretilip test edilen birçok kozmetik ve hijyen ürünü var; çoğu elimizin altında. Hayvanat bahçeleri, yunus parkları, avcılık, at yarışı, köpek ve horoz dövüşleri, faytonlar ve taşıma, spor ya da eğlence amaçlı diğer tüm hayvan kullanımları tamamen gereksiz. Çoğu hayatımızda neredeyse hiç yer kaplamıyor ya da en az boykot ettiğimiz firma ve ürünler kadar kolay vazgeçebileceğimiz durumdalar.
Nasıl ki bizler protestolarda pervasızca kullanılan ayrımcı söylemlerin nesnesi değil, direnişin öznesiyiz; hayvanlar da boykotumuz esnasında tüketmeyi seçebileceğimiz nesneler değil, kendi yaşamlarının özneleri. Hayvanlara karşı bu tarihi sorumluluğumuz, birbirimize karşı sorumluluklarımızdan daha az önemli değil. O yüzden, hazır boykot vesilesiyle tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirirken, gelin mücadelemizi daha tutarlı bir zemine taşıyacak adımı atalım: Hayvan bedenlerine kendi malımız ya da yiyecek-giyecek kaynağımız olarak muamele etmekten vazgeçelim. Vegan olalım. Nasıl ki boykotumuzun zemininde haklı taleplerimiz var, sürdürdüğümüz yaşamın zeminine de hayvan haklarına dair tutarlı bir duruşu, veganlığı yerleştirelim.


Bir Cevap Yazın