New York’ta Belediye Başkanlığı Gıda Politikası Ofisi’nin başına Siddhartha Sánchez getirildi.
Sánchez; gıda adaleti, gıda egemenliği, çevresel adalet ve topluluk temelli gıda sistemleri alanındaki çalışmalarıyla bilinen, Dominik kökenli ve yaşam boyu vegan olduğunu ifade eden bir isim.
Bu atamanın taşıdığı bazı potansiyeller var.
Ama vegan olduğunu beyan eden bir kişinin göreve gelmesiyle, bundan böyle New York’ta vegan bir politikanın kurulacağı anlamına geldiğini düşünmemeliyiz.
Bu meseleye hem imkânı hem sınırı
görerek bakmak gerekiyor.
New York Belediye resmi hesabı atamayı duyururken Sanchez’i yaşam boyu vegan olarak tanıttı.
Veganlık çoğu zaman kamusal alanda ya görünmez kılınıyor ya da karikatürleştiriliyor.
Kısa süre önce Trump’ın Texas’taki Demokrat Senato adayı James Talarico’yu, vegan olmadığı halde, “vegan” olmakla hedef alması bunun bir örneğiydi.
Veganlık burada bir politik pozisyon olarak değil, seçmeni korkutacak bir kültür savaşı etiketi gibi kullanıldı.
Tam da böyle bir dönemde, vegan olduğunu ifade eden birinin gıda politikası alanında karar verici bir konuma gelmesi ilgi çekici.
Ama bu görünürlük, tek başına vegan politika anlamına gelmez.
Atama, New York belediyesinin yaptığı resmî açıklamada hayvan hakları diliyle değil; gıda güvenliği, ekonomik adalet ve sağlıklı, uygun fiyatlı gıdaya erişim diliyle çerçevelendiriliyor.
Açıklamada “Gıdaya erişim ekonomik bir adalet meselesidir” deniyor ve Sánchez’in görevi bu erişimi güçlendirecek bir gıda sistemi içinde tarif ediliyor.
Bu önemli. Burada vegan politika ilan edilmiyor; ama gıda politikasının nasıl kurulacağına dair bir alan tarif ediliyor.
Zira gıda politikası yalnızca tabakta ne olduğuna değil; okul yemeklerinden belediye programlarına kadar hangi gıdaların
normal, gerekli ve desteklenmeye değer sayılacağına karar verir.
Bu yüzden gıda politikası kişisel tercih değil, kamusal norm meselesidir.
Çocuklara, yoksullara, düşük gelirli mahallelere veya gıdaya erişimi kısıtlı topluluklara yönelik sosyal politikalar önemlidir.
Gıdaya erişimin bireysel imkânlara bırakılmaması, kamusal bir sorumluluk olarak düşünülmesi olumludur.
Ancak çoğu zaman bu sosyal politikalar neyin gerekli, faydalı ve arzu edilir olduğuna dair önkabuller üzerinden şekillenebiliyor ve bu da beraberinde başka sorunları doğurabiliyor.
İstanbul’daki ücretsiz süt politikası bu açıdan iyi bir karşı örnek sunuyor. Çocuklara yönelik kamusal destek düşünülüyor; fakat çözüm neredeyse otomatik olarak hayvansal süt üzerinden kuruluyor.
Böylece hayvan sütü; sağlıkla, çocuklukla, bakım hizmetiyle, belediyecilikle ve sosyal yardımla eşleştiriliyor. Hayvan kullanımına dayalı bir ürün, tartışılması gereken politik bir tercih olmaktan çıkıp doğal ve gerekli bir kamu hizmeti gibi görülmeye başlanıyor.
New York’taki gelişme, İstanbul’daki bu karşı örneğin yanında başka bir ihtimali düşündürüyor.
Gıda politikalarında bitkisel seçeneklerin daha görünür olduğu bir senaryoda, hayvansal ürünlerin kamusal alandaki tartışmasız merkeziliği sarsılabilir.
Okul yemeklerinde, belediye destekli gıda programlarında ve gıda yardımlarında bitkisel seçenekler “özel talep” gibi değil, herkes için mümkün ve sıradan seçenekler olarak ele alınabilir.
Bu, hayvan kullanımını doğrudan hedef almıyor olması sebebiyle tam anlamıyla bir vegan politika değildir.
Ama hayvansal ürünlerin varsayılan konumunu tartışmaya açabilecek bir imkândır.
Ancak bunların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini henüz bilmiyoruz.
New York’ta izlenecek gıda politikalarının neler olacağını hep birlikte takip ediyor olacağız.
New York’taki gelişme, 2016 yılında Barcelona’nın “vegan dostu şehir” olma vaadini ve Türkiye’de Didim’de öne çıkan “Vegan Kent” girişimini akla getiriyor.
Bu tür örneklerde veganlık çoğu zaman turizm, kent markası ve “vegan seçenekler” çerçevesinde ele alındı.
New York’taki gelişme, bitkisel beslenmeyi kamusal politikada normalleştiren ve hayvan kullanımını sorgulayan daha geniş bir toplumsal dönüşüme bağlanması durumunda geçmişteki bu örneklerden farklılaşmayı başarabilir.
Meselenin bir boyutu da veganlığın ve bitkisel temelli beslenmenin toplumda nasıl algılandığı ve hangi değerlerle ilişkilendirildiğiyle ilgili.
Veganlık sık sık beyaz, elit ve orta sınıf bir tüketim kimliği olarak algılanabiliyor.
Bu algının oluşmasında beyaz ve varlıklı kişilerin daha görünür olması ve bitkisel ürün piyasalarının bitki temelli beslenmeyi sağlık ve iyi oluş üzerinden pazarlaması etkili.
Bu anlatı veganlığı gıda adaleti, yoksulluk, göçmenlik ve kamusal erişim tartışmalarından koparıyor; beyaz olmayan, orta sınıf olmayan ve düşük gelirli topluluklardan gelen vegan deneyimlerini görünmez kılıyor.
Sánchez’in Dominik kökenli olması ve düşük gelirli topluluklarla kurduğu bağ, bu anlatıya güçlü bir karşı örnek sunuyor.
Veganlık burada pahalı tüketimle değil; mahalle, göçmenlik, gıda yardımı, kamusal erişim ve sosyal politika ile birlikte düşünülüyor. Bu yaklaşım, ABD’de özellikle beyaz olmayan topluluklarda bitkisel ve işlenmemiş gıdalarla beslenme, gıda adaleti ve dekolonizasyonu bir arada düşünen Sistah Vegan gibi politik yaklaşımlarla da ilişkilendirilebilir.
Ama hayvan hakları açısından bakınca temel soru hâlâ yerinde duruyor:
Bu kesişimlerin içinde hayvanlar nerede?
New York’ta son dönemde tartışma konusu olan bir başka konu da atlı faytonlar.
Geçtiğimiz haftalarda Central Park’ta Deniz isminde bir atın aniden fenalaşıp öldüğü video internette yayıldı ve tepki çekti. Bir hafta sonra ise bir atın ürkmesiyle yaşanan kazada 18 yaşındaki turist Romanch Mahajan yaşamını yitirdi.
Olayların ardından belediye yönetimi, özellikle Central Park çevresinde kullanılan atlı faytonların kaldırılması ve yerine alternatif elektrikli ulaşım biçimlerinin getirilmesi yönünde teklif verdi.
Mamdani de bu süreçte faytonların yasaklanmasını destekleyen bir tutum aldı ve hayvanların turistik ve ticari amaçlarla kullanılmasına karşı olduğunu ifade etti.
Bu tartışma hayvan kullanımını gıda sistemlerinin ötesinde; kentin turistik imgelerinde, gelenek diye sunulan uygulamalarda, ulaşımda ve eğlencede tartışmaya açması açısından önemlidir.
Ancak gıda politikası gibi doğrudan hayvan kullanımının merkezinde duran bir alanda hayvanlardan hiç söz edilmemesi ciddi bir çelişki yaratır.
New York’taki gelişmede bir imkân var.
Hayvansal ürünlerin kamusal gıda politikalarındaki varsayılan konumu tartışmaya açılabilir.
Bitkisel gıda daha erişilebilir, daha sıradan ve daha kamusal bir seçenek haline gelebilir.
Veganlığın beyaz elit bir tüketim tarzı olduğu klişesi zayıflayabilir.
Hayvanların kent yaşamındaki bazı kullanım biçimleri politik olarak daha görünür hale gelebilir.
Ama bütün bunlar, vegan politikanın yerine geçmez.Vegan politika, hayvanların mal statüsünü ve insanlar için kullanılabilir varlıklar olarak görülmesini açıkça sorgulamak zorundadır.
Bütün bu başlıklar önemli.
Ama asıl mesele, veganlığın insanlar için daha iyi bir gıda sistemi projesine indirgenip indirgenmediğidir.
Çünkü veganlık daha iyi bir menü önerisi değildir.
Veganlık, hayvanlar içindir.
Veganlık, hayvanların hak sahibi kişiler olduğunu ve insanlar için var olmadıklarını savunan politik bir pozisyondur.
Kamusal gıdada asıl soru bu yüzden hâlâ yerinde duruyor:
Hayvanlar nerede?
Veganlık bitkisel beslenme değildir.
Veganlık daha sağlıklı, daha ucuz ya da daha sürdürülebilir gıdalar önermek değildir.
Veganlık hayvan haklarıdır.
Hayvanların insanların gıdası, hammaddesi, mülkü, eğlencesi ya da ekonomik girdisi olmadığı fikrinin politik savunusudur.
Bu yüzden hayvanların mal statüsü sorgulanmadığında, bitkisel gıda politikaları bazı olumlu sonuçlar üretebilir; ama veganlığın kendisini temsil etmez.


Bir yanıt yazın