Hayvan koruma yasası, nasıl bu noktaya geldi, buradan nereye?

5199 Hayvanları Koruma Yasası, 2004 yılında yürürlüğe girmesinin ardından pek çok defa değişiklik girişimlerine ve bu girişimlerin etrafında dönen tartışmalara konu olmuştu. 2012 yılında, bugünlerde olduğu gibi, sokakta yaşayan hayvanların aşıla-kısırlaştır-yerinde yaşat uygulaması yerine barınaklara toplanması ve öldürülmesi gündeme gelmiş, bu gündem toplumdan büyük tepki toplamış, İstiklal Caddesini dolduran iki devasa yürüyüş gerçekleşmiş ve bu tasarı o gün için rafa kalkmıştı.

Ardından 2014 yılında bu konu yeniden gündeme gelmiş, özellikle dönemin İBB yönetimi tarafından Kısırkaya’da inşa edilen ve toplama kampı olarak anılan büyük barınak protestolarla karşılanmıştı. Tüm bu zaman boyunca mevcut yasada yerel yönetimlerin görevi olarak tanımlanan kısırlaştırma çalışmalarının büyük oranda ihmal edildiği biliniyordu ve yerel yönetimlerin üstlenmesi gereken görevler gönüllüler ve sivil toplum tarafından yerine getiriliyordu.

Konu gündemden hiç düşmedi. 2019 yılında meclis bir araştırma komisyonu oluşturmuş ve özellikle sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili bir rapor yayınlamıştı. Bu raporda “Hayvanları Koruma” ifadesinin hayvan hakları ile değiştirilmesi ve mobil kısırlaştırma dahil pek çok konudan söz ediliyordu.

Ancak pandemi kısıtlamaları döneminden itibaren sosyal medya üzerinde örgütlenen bir grubun ısrarlı çabaları sokakta yaşayan hayvanlarının tutsak edilmesi ve katledilmesini bir siyasi talep olarak gündeme getirdi. Bu gruplar dünyanın dört bir yanından topladıkları videoları, “mama lobisi” gibi komplo teorileriyle birleştiriyor ve takipçi topluyordu. 2024 yılında bu uç grupların talepleri bu defa dolaysız bir şekilde meclise taşındı. Bu taleplerin önemli bir kısmı artık yasada da karşılık buluyor.

Hayvan hakları savunucuları açısından yasanın eski hali de kabul edilebilir değildi. Yasada, sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili olumlu bulduğumuz aşıla-kısırlaştır-yerinde yaşat uygulaması vardı ancak sistematik olarak ihmal ediliyordu. Bununla birlikte yasada hayvanların deneylerde nasıl kullanılacağı ve gıda elde etmek amacıyla nasıl öldürülecekleri de ifade ediliyordu. Ancak yeni tasarıyla birlikte mevcut olan birkaç olumlu yön de ortadan kalkıyor ve sokakta yaşayan hayvanlar için de tutsaklık ve ölüm dayatılıyor.

Uzun yıllara dayanan, defalarca müzakere edilerek oluşturulmuş bir toplumsal anlaşmaya ve sokakta yaşayan hayvanların korunmasından yana güçlü bir kamuoyuna rağmen, 2019 yılından 2024 yılına beş yıl içerisinde bu noktaya gelinmiş olması, böyle bir teklifin gündeme gelmesi bile endişe vericiyken, tasarı yasalaşma noktasına kadar geldi. Yasanın yanı sıra, bu meselenin gündeme gelmesinin dahi gerek sokakta yaşayan hayvanlara gerekse bu hayvanların bakımını üstlenen gönüllülere yönelik nefret ve şiddet eylemlerini yaygınlaştırdığını gözlemlemek mümkün.

Üstelik gündemin pek çoğumuz için can yakıcı olması bu durumun nedenlerini analiz etmeyi de zaman kaybı gibi algılamamıza sebep olabiliyor. Ancak yine de hem bugün hem de bundan sonrası için nasıl hareket edeceğimizi bilmek adına böyle bir analize ihtiyacımız var.

İnsan ve hayvan çıkarları bozuk bir terazide

Sokakta yaşayan hayvanları hedef alan gruplar nasıl mecliste temsil bulabildi? İçinde bulunduğumuz toplum milyonlarca hayvanın yaşamını damak zevki, kozmetik ürünler, giyim kuşam, kültür ve alışkanlıklar için ellerinden alıyor. Vazgeçilebilir ve yeri doldurulabilir amaçlar karşısında, hayvanların mal ve kaynak olmama temel hakları sistematik olarak yok sayılıyor. Yani insan çıkarları hayvan çıkarlarıyla karşı karşıya geldiğinde, insan çıkarları çok küçük bile olsa, hayvanların tüm çıkarlarını ellerinden alma ve yok sayma zemini toplumda zaten mevcut.

Söz konusu gruplar, sosyal medyanın şok edici içeriklere verdiği etkileşimden de yararlanarak, sokakta yaşayan hayvanların, özellikle de köpeklerin, devasa bir güvenlik problemine sebep olduğu, bu problemin özellikle çocuklara yöneldiği algısını yarattılar. Yerel yönetimlerin ilgisizliği sebebiyle oluşan sorunları olduğundan daha büyük ve yaygın gibi göstererek, meseleyi “ya köpekler ya çocuklar” şeklinde bir ikiliğe sıkıştırdılar. Sokaklarda hayvanların yaşamlarını sürdürüyor olmasının insanların güvenlik gibi temel bir çıkarını tehdit ettiğine çoğunluğu olmasa da en azından belli bir kitleyi ikna ettiler. Mevcut toplumsal zeminde bunu neyin takip edeceği zaten belliydi.

Bu dayatılan “ya çocuklar ya köpekler” ikiliği en başından hatalı bir ikilikti. Meslek örgütlerinden sivil toplum kuruluşlarına pek çok oluşum, ortada böyle bir ikilik olmadığını, üstelik karşımıza çocukları koruyacak bir yöntem olarak sunulan tutsak etme ve katletmenin kendisinin çocuklara zarar verecek nitelikte olduğunu anlattı. Ancak bu ikiliği dayatan kişiler anlatılanları duymazdan geliyordu.

Elbette veganlık gündeme geldiğinde dayatılan “ya insan sağlığı ya hayvanlar” gibi ikiliklerin anlamsızlığını yakından tanıyanlar için bu durum şaşırtıcı değildi. Benzer bir süreç bu defa sokaktaki hayvanlar için işliyordu.

Toplumsal itirazı genişletmek

Tasarı görüşülmeye başladıktan hemen sonra toplumda büyük bir tepkiyle karşılandı. Birçok siyasi parti, hayvan örgütü ve diğer sivil toplum kuruluşları hayvanların toplanması, tutsak edilmesi ve öldürülmesi anlamına gelecek bir yasayı kabul etmeyeceklerini açıkladı. Birçok oluşum protesto gösterileriyle, muhalefet milletvekilleri yasa görüşmeleri esnasında tutundukları tavırlarla bu konuda toplumun büyük bir kısmının hemfikir olduğu bir tepkiyi dile getirdiler. Araştırma şirketi KONDA’nın yaptığı bir araştırma toplumun %85’inin sokakta yaşayan hayvanların öldürülmesini içerecek bir çözüme onay vermediğini göstermekteydi.

Birçok muhalif belediye de bu yasanın kabul edilmesi durumunda dahi hayvanların tutsak edilmesi ve öldürülmesini onaylamayacaklarını ve uygulamayacaklarını ilan ettiler.

Sokakta yaşayan hayvanların yaşamlarına ve özgürlüklerine böylesi güçlü bir toplumsal ortaklıkla sahip çıkılması, toplumumuzun sokakta yaşayan hayvanlarla yüzyıllar içerisinde kurduğu organik bağdan kaynaklanıyor. Bu sebeple, binlerce insan yasa değişikliğine karşı sokaklarda nöbet tuttu, belediyeler ciddi yaptırımlarla karşılaşacaklarını bile bile bu yasayı uygulamayacaklarını beyan ediyorlar.

Ne var ki, sokakta yaşayan hayvanlarla kurulan bu bağ, insanlar tarafından sistematik olarak öldürülen ve sömürülen diğer evcilleştirilmiş hayvanları da kapsayacak şekilde genişlemiyor. Yasanın eski ve yeni halinde, öldürülmelerinin, deneylerde kullanılmalarının ve sömürülmelerinin koşulları tanımlanmış hayvanlar, bu toplumsal muhalefetin bir meselesi olamıyor. Dahası, köpeklerin ve kedilerin zarar görmemesi için mücadele eden bir çok kişi, ineklerin, tavukların, arıların, koyunların, balıkların ve diğer başka bir çok hayvanın maruz kaldığı şiddet ve sömürünün bir parçası olmaya devam ediyor.

Bu sadece basitçe bir çelişkiye işaret etmekten, bir hayvanın başını okşarken bir diğerinin ölümüne sebep olmanın yanlışlığına dikkat çekmekten ibaret bir durum değil. Bunlar elbette böyle, ancak bunun yanı sıra, birçok hayvanın ölümü ve sömürülmesi insanların basit çıkarları için, bizzat hayvanlardan yana olduğunu beyan eden kişilerce devam ettirildiğinde ve desteklendiğinde ortaya konan ahlaki zemin oldukça zayıf bir hal alıyor.

Türkiye gibi sokakta yaşayan hayvanlara yönelik kamuoyunun oldukça güçlü bir şekilde korumadan ve yaşatmadan yana olduğu bir toplumda, hayvanların öldürülmesinin, toplanmasının sürekli gündeme geri gelmesi, nihayetinde bu meselenin yasaya kadar uzanması, tam da bu zayıf zeminden kaynaklanıyor.

Hayvanlara dair tutarlı bir haklar çerçevesini oluşturmadığımızda, insanların damak zevki gibi basit çıkarlarının hayvanların yaşamlarını ellerinden almak için yeterli bir bahane olmadığını toplumca kabullenmedikçe bu böyle olmaya devam edecek. Hayvanlar, insanların sevgisi ve merhameti kadar korunacak. Ancak, şunu hesaba katmak gerekiyor: Merhamet öznel ve değişkendir.

Veganlığın bu konuyla ne ilgisi var

Hayvanları korumayı geçici, seçici ve değişken hisler olan merhamet ve sevgi yerine haklar zeminine oturtmak için bu konuda tutarlı bir toplumsal ahlak anlayışına ihtiyacımız var. Veganlık esasında tam olarak bu anlama geliyor; veganlığı benimsediğimizde hayvanların hayatta kalma, acı çekmeme ama hepsinin temelinde başkalarının malı ve kaynağı olmama haklarının bizim damak zevkimizden, alışkanlıklarımızdan ya da başka basit çıkarlarımızdan daha değerli olduğunu tanımış ve uygulamaya geçirmiş oluyoruz.

Türkiye’de veganlar da hayvan hakları ve veganlık arasındaki bağlantıyı topluma aktarma niyetiyle sokakta yaşayan hayvanları korumak için harekete geçen kitleler gibi büyük kitleler olarak hareket edebilseydi, belki bugün bu yasanın sokakta yaşayan hayvanlar için daha olumsuz bir hale gelmesinden değil, yasada “besi hayvanı”, “deney hayvanı” olarak tanımlanan hayvanların da öldürülmemesinden söz ediyor olurduk. Mevcut ve yetersiz olanı savunmak için değil, hayvanların haklarını gerçekten tanımak için ileri hamlede bulunurduk. Bunların hiçbiri olmasa bile, böylesi bir yasa tasarısını gündeme getirmeyi kimse hayal bile edemezdi.

2012 yılında İstiklal Caddesinde gerçekleşen 5199 Hayvanları Koruma Yasası Yürüyüşü

2012 yılında yeni bir vegan olarak İstiklal Caddesinde yapılan, bugünlerde olduğu gibi hayvanları koruma yasasının hayvanların aleyhine biçimde değişmemesini savunan yürüyüşlere katıldığımda, hem yürüyüşün ne kadar kalabalık olduğuna hem de yürüyüş dağılırken “Hayvanları öldürmeyin” diyen pek çok kişinin hayvan bedeni satılan restoranlara gitmesine şaşırdığımı hatırlıyorum.

Geçen on yıldan fazla zamandır pek çok hayvan hakları savunucusu veganlığı, yani hayvan haklarını tanımayı ve kendi hayatında benimsemeyi yaygınlaştırmak için pek çok çalışma yapıyor. 2012 yılında az sayıda olan veganlar bugün o zamana göre çok daha fazla. Ancak bu veganların önemli bir kısmı, veganlık odaklı bir hayvan hakları aktivizminin içinde tutarlı bir hayvan hakları savunusu oluşturacak bir yaklaşıma sahip değiller.

Ne yazık ki, hayvan hareketinin önemli bir kısmı, tekil gündemleri daha öncelikli olarak görmekte ve veganlığı yaygınlaştırmayı amaçlayan çalışmaları tali ve keyfi çalışmalar gibi algılamakta. Bu yüzden de hayvanlara duyarlı kamuoyunun gündemine sokakta yaşayan hayvanların yanı sıra, zaman zaman faytonlarda kullanılan atlar, yunus parkları ya da hayvanat bahçeleri girse de, mezbahalar, mandıralar ve diğer sıradanlaştırılmış kullanımlar çoğu zaman arka planda kalmakta.

Sokakta yaşayan hayvanlara yönelik yasa değişikliği üzerinden yükselen toplumsal tepki ve bu sebeple tüm şehirlerde sokağa çıkan on binlerce kişi, aynı zamanda önemli bir toplumsal hareket olarak görülüyor. Son dönemlerde, bu toplumsal hareketi oluşturan bireylerle hareket etmek isteyen, bu sebeple hayvanların yaşamı ve özgürlüğünü savunduğunu öne süren, ancak veganlığı benimsemeyen, veganları en fazla “hareketin renklerinden biri” olarak gören ve hatta kimi zaman veganlıktan bahsedilmesini potansiyel üyeler için yabancılaştırıcı bir unsur olarak gören oluşumlar da ön plana çıkma fırsatı buldu.

Bu gruplar “hayvan sever” ifadesini politik bir ifade olarak görmediklerini ve benimsedikleri fikrin hayvan hakları olduğunu söyleseler de, hayvan haklarını gündelik yaşamlarında ihlal etmemeyi ilkeleri arasına almakta çekingen davranıyor veya böyle bir konuyu “vegan değiliz diye hayvanları savunmayalım mı?” gibi, veganlığı politik alanın dışında, kişisel bir tercih, hayvanlar için yapılabilecekler arasında diğerleriyle eşdeğer bir seçenek olarak ele aldıkları, kendileri için elverişli bir bağlam kurguluyorlar. Dahası bu tavrı, “sistematik bir sorun olan hayvan sorununu bireylere indirgemeden politikleştirmek” olarak adlandırıyor ve esasında hayvan sömürüsünün devamı için meşrulaştırıcı bir zemin sağlıyorlar. Bu gruplar, diğer alanlarda halihazırda sahip oldukları örgütlenme deneyimi ve politik ağlar ile hayvanlar için sokağa çıkan örgütsüz kitleleri kolaylıkla yönlendirebiliyor ve esas çözümden uzaklaştırıyor, hayvan hakları kavramını da bir boş gösteren haline getiriyorlar. Hayvan savunucuları, bu grupların ürettiği söylemler ve bu gruplarla kurulan işbirlikleri hakkında daha dikkatli olmalı. Söz konusu gruplar ve ilişkili oldukları siyasi partiler açısından sokakta yaşayan hayvanlar için sokağa çıkmaya istekli ve birçok başka başlıkta yan yana hareket edebilecekleri aktivistlerle tanışmak ve örgütlenmek bir kazanım sayılabilir. Ancak hayvan hareketi, veganlığın navegan bir örgütlenmenin yelpazesindeki renklerden biri olarak görüleceği böylesi bir ittifaka razı olmanın hayvanların yaşamlarını bir taviz konusu yapmak anlamına geleceğinin de farkında olmalı.

Bu süreçte, halihazırda mevcut ve işleyen platformlarımızı ve örgütlülüğümüzü tıpkı pek çok acil gündemde olduğu gibi yasa değişikliği konusunu konuşmak ve bu konuda hayvanlardan yana kamuoyu oluşturmak için kullanırken, bir yandan da hayvanlara duyarlılık gösteren kamuoyu da dahil olmak üzere tüm topluma veganlık çağrısı yapmak için faaliyet göstermeye devam ettik. Yıllar içerisinde sabırla ve emekle oluşturulmuş platformlar bu süreçte birçok tartışmanın yapılması ve gündemdeki yasa tasarısı ile sıradanlaşmış hayvan sömürüsü arasındaki bağların kurulması için bir kamusal alan işlevi gördü. Ancak bu esnada, protesto gösterilerini esas eylemlilik olarak gören bazı aktivistlerin, toplumu tüm hayvanların yaşamlarına eşit değer vermeye çağıran veganlık odaklı faaliyetleri anlamsız ya da gereksiz olarak gördüğünü gözlemledik. Bu süreçte vegan stant gibi toplumla doğrudan bağ kuran ve hayvan haklarını tutarlı biçimde savunan faaliyetlerin bile — üstelik kendisi de vegan olan kişiler tarafından — şımarıklık olarak nitelendirildiği, yasa değişikliğine odaklanmış çalışmalarda veganlıktan söz etmenin gündemi alakasız bir yere çekme olarak damgalandığı, vegan kamuoyu açısından ancak sorumsuzca ve utanç verici olarak değerlendirilebilecek ifadelere bile rastladık.

Elbette eleştiri ve tartışmalar henüz inşa aşamasında olan hayvan hakları hareketi için besleyici ve geliştiricidir ve gerçekleştirilen sahici tartışmalardan ve deneyim paylaşımlarından öğreneceğimiz çok şey var. Ancak söz konusu ifadeler, eleştiri sınıfına sokulamayacak, doğrudan hakaret ve iftira içerikli olan ve amacının tutarlı bir hayvan hakları savunusunu benimseyen abolisyonist hareketi itibarsızlaştırmak olduğunun açıkça ifade edildiği yorumlardır. Üstelik bu ifadeler ulaşmayı ve dönüştürmeyi amaçladığımız naveganların görüntüleyebildikleri kanallarda dile getirildi ve vegan mesajın hayvanlara duyarlılık gösteren kitlelerle buluşmasına ket vurdu, bu mesajın ciddiyetsiz ve önemsiz bir mesaj olduğu imajı bizzat kimi veganlar tarafından yayılmış oldu.

Böylelikle bir kez daha, harekette pek çok kişinin topluma veganlığı anlatmayı hedefleyen faaliyetlerin önemini ve işlevini kavrayamadığını, bu faaliyetlerle hedeflediğimiz toplumsal dönüşüme dair ortak bir tahayyüle sahip olmadığımızı gördük.

Bu yaklaşımlar, birçok yerde büyük bir özveriyle yasa değişikliği karşıtı basın açıklamaları ve yürüyüşler örgütleyen veganlardan oluşan toplulukların, hayvan haklarını ve uygulaması olan veganlığı topluma anlatmaya yönelik etkinlikler için benzer şekilde mobilize olmaktaki yetersizliğinin ya da isteksizliğinin düşünsel temellerini gösteriyor. Maalesef bugün gerek söz konusu yasa gerekse sistematik olarak sömürülen hayvanlar konusunda geldiğimiz (ya da bir türlü gelemediğimiz) noktada bu isteksizlik ve yetersizliğin büyük rol oynadığı da bir gerçek.

Bu tablo, hak savunucuları için, hayvan haklarının tanınmasını hedef olarak gören ve vegan bir toplumu inşa etmeyi temel programı ve mücadelesi olarak belirlemiş abolisyonist bir hareketi inşa etmenin önemini vurgulayan bir örnek daha oldu.

Bundan sonra

Bundan sonraki aşamada da bu yasanın hayata geçip geçmeyeceğini ve içerisinde yer alan hükümlerin uygulanması için merkezden yerellere baskı yapılıp yapılmayacağını mevcut toplumsal tepki belirleyecek. Bir sonraki adımlar muhalefetin yasa değişikliğini anayasa mahkemesine taşıma süreci ve yürütmeyi durdurma talebi olacak. Birtakım radikal grupların peşine takılarak antidemokratik bir tutumla toplumun büyük çoğunluğunun ve kendi seçmenlerinin dahi ikna olmadığı böylesi bir yasa değişikliğini topluma dayatan aktörlerin siyasi bir bedel ödemesi kaçınılmaz. Toplumsal destek ve meşruluklarını bu yasayı uygulamak veya uygulanması için belediyelere baskı yapmak istedikleri her vakada daha da kaybedeceklerini öngörebiliriz. Bu da yasanın sadece kağıt üzerinde kalmasına sebep olabilecek önemli bir unsur.

Ancak bu yasanın gündeme gelmesi sebebiyle hayvanların hemen toplanmaya ve öldürülmeye başlanacağını uman oluşumlar da mevcut, onlar da hem kamuoyunu kendi görüşlerine çekmek hem de yerel yönetimleri zorlamak için sosyal medyayı ve diğer araçları kullanacaklar. Dahası, bu yasanın gündeme gelmesiyle sokaktaki hayvanlara ve bu hayvanlara bakım sağlayan kişilere karşı saldırıya geçenler olmaya başladı ve devamının gelmesi büyük bir ihtimal. Hayvanların bakımını üstlenen ve sokaktaki hayvanlardan yana tavır alan kişilerin en üst mertebelerden “bir avuç elit” olarak damgalandığı bir ortamda, bu kişileri azmettirenin hissettikleri siyasi destek olduğu açık. Bu sebeple, böyle olaylarda bu kişilerin toplum baskısıyla ve yasal yaptırımlarla karşılaşmaları büyük önem taşıyor.

Önümüzdeki günlerde bu konularda kamusal alandaki tartışma ve mücadele devam edecek. Bu süreçte meselenin, evcilleştirmenin tarihsel boyutu ve taşıdığı problemler ile ve bizlerin insan toplumları olarak evcilleştirilmiş hayvanlara yönelik sorumluluklarımızı temel alan bir perspektifle kamuoyuna anlatılması büyük önem taşımakta. Böylelikle, merhamet ve sevgi perspektifinden ya da “nasıl bir kentte yaşamak istiyoruz” tartışmasından ziyade evcilleştirilmiş hayvanlara yönelik kolektif sorumluluklar ve hak perspektifi üzerinden konuyu ele alma anlayışını yaygınlaştırmak mümkün olacaktır.

Öte yandan en baştan bu yasa değişikliği teklifinin gündeme getirilebilmesini mümkün kılan zemin yerinde duruyor. Bugün bu yasayı uygulamayacağını açıkça dile getiren muhalif siyasi oluşumlar, bir yandan örneğin hayvansal ürünleri toplumun geniş kesimlerine düşük fiyatlarla ulaştırmayı önemli bir vaat olarak görüyorlar. Tüm hayvanların yaşamlarının değerli olduğunu söyleyenler hayvanları tüketmeye devam ediyor. Bu yasa gerçekten uygulanmasa bile, mezbahalar, mandıralar, deney laboratuvarları ve hayvanların sistematik olarak kullanıldığı ve öldürüldüğü diğer tüm işletmeler çalışmaya devam edecek. Hayvanların ölü bedenleri ve beden çıktıları market raflarında alınıp satılacak.

Bu durumda, hayvan hakları savunucularını önümüzdeki süreçte birbiriyle sıkı sıkıya bağlı iki önemli görevin beklediğini söylemek mümkün.

Bir yandan toplumun sokakta yaşayan hayvanlarla yüzyıllar içinde derin bağlar kurmuş olduğunu hiçe sayarak devam edecek kara propagandayla mücadele etmek ve hayvanlara yönelik uygulamaları denetleme gücüne sahip toplumsal tepkiyi canlı tutmak son derece önemli. Biz de evcilleştirmeyi ve evcilleştirilmiş hayvanlara karşı insan türü olarak sorumluluklarımızı tüm platformlarımızda anlatmaya devam edeceğiz.

Öte yandan da ülkenin dört bir yanında hayvanların yanında olduğunu beyan eden milyonlarca insana ve yüzlerce kuruma, hayvanların yanında olmanın veganlık anlamına geldiğini anlatmamız gerekiyor. Toplumda bazı hayvanlara yönelen bu duyarlılığın tüm hayvanları kapsayacak şekilde genişlemesi için çalışmalı, vegan bireylerden oluşan bir kamuoyu inşa etmeliyiz. Unutmayalım ki, sistematik olarak sömürülen ve öldürülen hayvanlar, veganlar hariç kimsenin birincil gündemi ve önceliği değil ve veganlar onlar hakkında konuşmazsa ya kimse konuşmayacak, ya da konuya dair tüm talepler bu hayvanların insanlara güzel gelen şartlarda sömürülüp öldürülmesi hakkında olacak.

Bu yüzden, önceliklerimizden biri vegan stantları, piknikleri ve veganlığı yaygınlaştırma odaklı diğer etkinlikleri her şehre, her okula, insanların iletişim kurduğu her yere yaymak için çalışmak olmalı. Vegan bir toplumu inşa etmeye ve hayvanların mülk statüsünü ortadan kaldırmaya yönelik tutarlı bir strateji istiyorsak, bir diğer önceliğimiz ise, abolisyonist kuram ve pratikleri öğrenmek, uygulamak, bununla da kalmayıp, öğrendiklerimizi ve deneyimlediklerimizi diğer veganlarla paylaşmak olmalı.

Sokakta yaşayanlar da dahil olmak üzere tüm hayvanlara gerçek bir şans vermek istiyorsak, hayvan hakları fikrinin tüm hayvanların yaşamlarını eşit önemde kapsamasını ve hayvan kullanımının tür ayırt etmeksizin sonlanmasını merkeze alan kitlesel bir hareketi daha büyük bir kararlılıkla hayata geçirmemiz gerekiyor. Hayvanlar için günlerce sokakta nöbet tutmayı göze alan özverili insanlardan oluşan bir hayvan hareketinin aynı kitlesellikte sömürülen ve öldürülen tüm hayvanlar için sokağa çıkabildiği bir geleceği sabırla inşa etmeliyiz.


Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin