(Bu yazı, Vegan Abolisyon’un 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Carol Adams’ın 1990 yılında kaleme
aldığı “Etin Cinsel Politikası” adlı kitap,
yazıldığı günden bu yana hayvan hakları
savunucuları ve feministler tarafından
oldukça ilgi gördü. İlginin nedeni muhtemelen, cinsiyetçilik ve türcülük arasında
kurulan paralellik . Kitabı elime aldığımda açıkçası ilk etapta ben de ayrımcılık
biçimlerine dair özgürleştirici bir perspektif edineceğimi umuyordum. Sayfalar
ilerledikçe hem veganlık hem de cinsiyet
üzerine oldukça problemli söylemlerle
karşılaştım. Bu yazıda, rahatsız olduğum
ve problemli bulduğum noktalara değinmeye çalışacağım.

Yazar, kitabı yazdığı yıllarda vegan
olmadığı için, hayvan hakları konusunda zaten kabul edilebilir bir bağlam
sunmamaktadır. Vejetaryenlik, hayvan
kullanımına devam etmek anlamına
gelir. Kitapta da vejetaryenliğin özellikle de kadınlar için olması gereken,
veganlığın da şefkatin bir doz daha
fazlası olarak açıklanıyor olması tesadüf değildir. Kitaptaki birçok problem,
yazar vegan olmadığı için, hayvanların
da birer kişi olduğu düşüncesinin arka
planda var olmamasından kaynaklanıyor. Hayvan hakları konusunda alınacak
ilk ve en temel tavrın veganlık olduğu fikri ortada yok. Kendisi de hayvan
kullanmaya devam eden bir kişi için, ele
aldığı sorunlardaki esas problemin bu
olduğunu ortaya koymak elbette çelişkili
olurdu. Bunun yerine hayvansal ürünleri
kategorilendirmeyi ve her kategorinin
kullanımı için başka bir açıklama yoluna
gitmeyi tercih etmiş. Oysa ki, hayvanın
bedenini yiyecek ya da yiyecek kaynağı
olarak kullanmakla diğer tüm hayvan
kullanımları arasında bir fark yok. Her
hayvan kullanımı, hayvanların mülk statüsünün devamına yol açar ve birer kişi
oldukları gerçeğini yadsır.
Başka bir dikkat çekici nokta da kitapta
cinsiyet tanımlarının oldukça özcü bir
biçimde yapılandırılmış olması. Toplum
tarafından keskinleştirilen cinsiyet rollerine atıflar, ilginç bir biçimde bu rolleri
kabulle sonuçlanıyor. Ataerkil yapı, erkeklerin hayvan yemesini, kadınların da
bitkisel beslenmesini uygun görüyor deniyor fakat bunun karşılığında beslenmenin cinsiyetle ne ilgisi var demek yerine,
kadınların şefkatinden dem vuruluyor ve
kadınların vejetaryen olmaya daha yatkın olduğu iması ortaya çıkıyor. Erkekler
için biçilen rol ise, kadınları anlamak ve
bunun üzerinden vejetaryen olmak.
Cinsiyetin doğuştan gelen “cinsel”
organlar tarafından belirleniyor olması
ise bir başka problem. Kitabın son bölümünde, A.B.D. ordusunda uzun yıllar
cerrahlık yapan James Barry’nin öldükten sonra “kadın” olduğunun ortaya
çıktığı söyleniyor. Bu ortaya çıkış sanırım
“cinsel” organıyla ilgili olan yorumda. Dr.
Barry’nin bir trans erkek olmadığı ya da
kendini ikili cinsiyet üzerinden tanımlayıp tanımlamadığı nereden bize malum
olabiliyor, bunu tam olarak anlamak
güç. Üstüne üstlük, vejetaryenliği ve
evcilleştirilmiş hayvanlara düşkünlüğü, cinsiyetine dair bir ipucu olarak algılanıyor (sf. 311).
“Eril cinsel organ” tabiri, cinsiyeti algılama biçimine dair bir özet sanki (sf.
297). Carol Adams’ın cinsiyeti performatif olarak değerlendirmediğine dair
bu gözlemimi, yazarın hayvanlara dair
cinsiyet algısı da oldukça güçlendirdi.
Adams, hayvanların cinsiyetsiz zamir
ile tanımlanarak değersizleştirildiğini
söylüyor. Bu tespiti elbette İngilizce dil
yapısını düşünerek yapıyor, dolayısıyla evrensel bir tespit olmadığı aşikar.
İngilizce üzerinden düşünecek olursak
da, hayvanların “he”, “she” zamirleri yerine, “it” ile tanımlanıyor oluşu tabii ki onların mülk statüsüyle ilgili. Hayvanlar eşya olarak görüldüğü için, diğer
eşyalarla aynı şekilde tanımlanıyor. Fakat
dikkat çekmek istediğim nokta, cinsiyetsiz olmanın da Adams tarafından eşya
olmakla eşdeğer algılanıyor oluşu. Hayvanların, esasında insanlar gibi cinsiyete
sahip olduğu, fakat hakim paradigma
tarafından bunun görmezden gelindiği
söyleniyor. İnsanlar için, ikili cinsiyet sistemi, zorunlu heteroseksüellikle tanımlanan, günbegün tekrar edilen davranış
kalıplarından oluşan bir performanslar
bütünüdür. Dolayısıyla toplumsallıkla
yakından ilişkilidir. Bir bebek dünyaya
geldiğinde, cinsiyet perfomansında
bulunmaz. Ebeveynleri tarafından ona
hangi cinsiyete dahil olacağı öğretilir. Sürekli kendini tekrar eden performanslar
bile, bir tutarlılık arz etmez. Yani cinsiyet
kalıcı olmaktan çok, değişkendir. Şimdi
dönelim hayvanlara. Hayvanlar için bu tip toplumsal kaygılar ve performanslar
söz konusu değildir. Dolayısıyla hayvanların cinsiyetsiz olduğunu söylemek,
onların değersiz olduğunu söylemekle
eş anlamlı değildir. Yumurta ve sütten dişilleştirilmiş protein olarak söz etmek,
hayvanların kadınlıklarının sömürüldüğünü iddia etmek, cinsiyetin performatifiğini göz ardı etmek anlamına gelir.
Ayrıca yaşamı değerli kılanın cinsiyet
olduğu oldukça ayrımcı bir düzleme tekabül eder. Öte yandan Adams, güçsüz,
zayıf ve insan için tehlike arz etmeyecek
hayvanlar için “she”, yani kadınlık zamiri
kullanılıyor olmasına dikkat çekiyor. Bunun toplumsal açıdan kadının konumuna
dair ipucu verdiğini söylüyor. Fakat daha
sonra kendisi de kullanılan hayvanları hep kadın olarak niteliyor. Diyelim ki, hayvanların cinsiyeti var ve onlara
cinsiyet zamirleriyle sesleneceğiz, bu durumda kime kadın kime erkek dediğimiz
de insan merkezli şekillenecektir. Birileri
güçsüz olanlara kadın demeyi tercih
ederken, birileri amı olana kadın demeyi
seçecektir, ki bu seçim oldukça özcü olur.
Öte yandan Adams, “kadın” hayvanları
daha çok sömürdüğümüzü, yenenin “kadın” olduğunu ortaya koyarak diğer tüm
köle hayvanların maruz kaldığı köleliği
görünmez kılıyor. Bu tutumu nedeniyle
hayvanlara bakış açısında cinsiyetçilik
barındırdığını söyleyebiliriz.
Hayvanları birer kişi olarak görmeyen
toplum, tabağındakinin bir kişinin
bedeni ya da buzağının büyüme sıvısı
olduğunu elbette görmeyecektir. Kayıp
gönderge tezi, aynı karnizm kavramı
gibi, sorumluluğu başka bir görünmez
odağa atıyor gibi görünüyor. Adams’ın
ortaya sürdüğü bu tezde, hayvanın ete dönüştürülme sürecinde varlıklarının
algısal düzeyde de yok edildiğini söyleniyor ve hem orada olan hem de olmayan
bir düzleme oturtulduğu iddia ediliyor.
Bunun kadınlar için de geçerli olduğunu varsayıyor. Hayvanlar insanların
çoğu için birer kişi olmadığından, zaten
ölümleri de aynı şekilde algılanmıyor.
Hayvan bedenlerinin parçalarına, yaşanan şiddeti görünmez kılmak için başka
isimlerle seslenildiğini söylüyor (pirzola,
baget vs.). Fakat ilk etapta akla, bunun
aksi olan birçok hayvan bedeni parçası
gelebilir; dil, beyin gibi. Elbette ki, bu
beden parçalarından söz ederken “bir
ineğin dili” değil, dil diyoruz. Bunun nedeni orada bir kişi görmüyor oluşumuz.
Aynı şekilde, üç arkadaş “yemek” sipariş
ederken, üçü de aynı türden bir hayvanın parçalarını yiyecekse, örneğin 3
tavuk sipariş ediyor. Tabakta aynı kişinin
mi parçaları var, 3 ayrı kişinin mi parçaları bunu düşünmüyorlar. Çünkü hayvanları kişi olarak değerlendirmiyorlar.
Yani Carol Adams, daha sonra vereceğim
birçok örnekte olduğu gibi nedenlerle
sonuçları birbirine karıştırıyor.
Kadınlar için kurguladığı kayıp gönderge
tezi ise daha çok pornoya dayanıyor.
Pornografiye dair söz söyleyebilmek için,
öncelikle cinselliğe dair bir perspektif
sunmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Yaşadığımız toplum cinsel özgürlüklerle bezeli bir yaşamdan oluşmuyor.
Cinsel hiyerarşi biçimlerinin hegemonik
olarak varlık gösterdiği, iyi ve kötü
cinsellik biçimlerinin bağışık çevre ve dış sınırlarla belirlendiği bir toplumsal düzende
yaşıyoruz. Ve bu biçimler toplumu oluşturan insanların ahlaki paniklerinden
azade bir biçimde meşruiyet kazanmıyor. Gayle Rubin’in cinsellik hiyerarşileri
ile ilgili ortaya koyduğu tabloya bir göz
atalım:


“Bütün bu modeller, cinsel riske ilişkin
bir domino kuramı varsayar. Sınır çizgisi
cinsel düzen ve kaos arasında durur.
Sınır çizgisi, eğer herhangi bir şeyin bu
erotik DMZ’yi aşmasına izin verilirse,
korkutucu cinselliğe karşı bariyerin
yıkılacağı ve konuşulması bile mümkün
olmayan bir şeyin karşı tarafa sızıp girebileceği korkusunu taşır”(1)
Adams’ın bakış açısının temelinde bu
cinsellik hiyerarşi biçimlerinin yattığını
düşünüyorum. Özellikle porno konusundaki düşünceleri, “kadın bedeninin
metalaştırılması”, “cinsel tüketim”, “erkeğin pornografik cinselliği” söylemleriyle, porno hakkında düşünürken bir tür
domino kuramı etkisiyle hareket ettiğini
bize gösteriyor. Porno kelimesini tecavüz
ve taciz kelimeleri arasında kullanması
tesadüf değil. Pornonun kadın bedenini
metalaştırmak suretiyle, tecavüze davetiye çıkaracağına inanıyor. (Benzer şekilde cinsel hiyerarşinin alt katmanlarında
ya da sınır dışında yaşanan cinsellik
formları için hep bir tecavüze yol açma fikri yatar. Bu bakış açısı nedeniyle, tecavüz suçu işlememiş, fail olmayan cinsel
azınlık grupları çeşitli dönemlerde çeşitli
baskılara maruz kalmışlardır.) Domino
etkisi, pornonun beraberinde kadın bedenini metalaştırarak kadınlara tecavüze
yol açtığı fikrinde yatıyor. Hatta ve hatta pornonun kendisinin bir şiddet biçimi
olduğunu düşünüyor. En yalın haliyle,
porno konusundaki düşünceleri cinsel
kesim paradigması hakkında konuşurken
kurduğu şu ifadeyle karşımıza çıkıyor:
“seçilen alet olarak, gerçek ya da mecazi
anlamda bıçak (pornografide bıçağın
yerini kameramanın lensi alır ve şiddeti o uygular.)” (sf. 130).
Aynı şekilde seks endüstrisini de
olumsuzluyor. Mağdur feminizmini
benimseyen ve pornografi karşıtı hareketin alanında hareket eden Adams,
kadınların her biçimde nesne olduğunu
vurguluyor. Oysa ki, ne porno endüstrisinde ne de seks endüstrisinin tümünde
kadınların yaşadığı sıkıntılar bundan
kaynaklanıyor. Seks işçisi kadınların ve
diğerlerinin yaşadığı sıkıntıların büyük
çoğunluğu toplumun genel ahlaka dayanan önyargılarından kaynaklanıyor. Yani
biz her “seks endüstrisi kabul edilemez”
dediğimizde, sorunun bir parçası haline
geliyoruz. (Seks endüstrisi hakkında,
başka bir yazıda daha ayrıntılı bir değerlendirme yapmak istiyorum,
elbette bu yazı seks
işçilerinin kendi talepleri
ve algıları bağlamında
olacak.)
Ayrıca kitapta ensest ilişki biçimi de cinsellik hiyerarşisi bakış açısından karşılığını buluyor. Thomas Tryon’dan yapılan alıntıda (sf. 299), et ve kanın insan yaşamına yaraşır bir yemek olmayacak kadar hayvan yaşamına dair
olduğundan dem vurulurken abla ve kardeşin evlenmesi de hayvanlara dair bir
olgu olarak görülüyor. Demek ki ensest
ilişki yaşayan insanlar, kendi yaşamlarına
yaraşır bir davranışta bulunmuyorlar. Bu
algı, ensest ilişki biçimini olumsuzluyor.
Birçok açıdan vahim bir söylem. Bir kere
insanların hayvan olmadıklarını söyleyerek biyolojik açıdan yanlış bir yerde duruyor. Ayrıca “hayvan yaşamına yaraşır”
olan şeylerin “insan yaşamına yaraşır”
olan şeylerden kategorik olarak daha
aşağılık olduğunu ima ederek türcülük
yapıyor. Üstüne üstlük tüm insanların,
kendi uydurduğu “insan yaşamına yaraşır” kriterine uyması gerektiği gibi bir
kabulden yola çıkarak da dogmatik genel
ahlakçılık taslıyor. Son günlerde birçok
tartışmada ensestin, hiç ilgisi olmadığı
halde tecavüzle eşdeğer olarak algılandığını hatırlayalım. Rızaya dayalı herhangi bir cinsellik biçimi asla tecavüzün
eş anlamlısı olarak kullanılmamalıdır.
Tecavüz aile içinde de dışında da maruz
kalınabilecek bir durum; fakat nasıl doktor hasta ilişkisinde yaşanan tecavüz, bu
ilişki biçiminin kendisine atfedilmiyorsa,
ensestte de böyle olmalıdır. Kitapta açıkça ensestin tecavüz olduğuna dair bir
söylem yok, fakat hayvan yemekle ilgili
verilen bir örnekte yer buluyor olması,
yine bu cinsellik biçimini bağlamından
koparıyor. Ensest, insana yaraşmayan
cinsellik biçimi olarak tanımlanıyor.
Fetiş ise, beden bütünlüğüne bir saldırı
olarak algılanıyor. Fetişin kimseye bir
zararı olduğunu düşünmüyorum, cinsel
çağrışımlardan kişilere saygı duymadığımız anlamı çıkmamalı. Porno hakkında
son söz olarak şunu söyleyeceğim ve altyapısını bu bakış açısının şekillendirdiğini bilerek diğer problemlere odaklanmaya çalışacağım: Porno, cinselliğin ayan
beyan gösterimine denir. Hayatın her
alanında olduğu gibi porno sektöründe de cinsiyet ayrımcılığı nüveleri bulunabilir, ancak eğitimde bulunan ayrımcılık eğitim sistemini hepten kötü algılamamıza yol açmıyorsa, pornoda da böyle olmalıdır. Aksi takdirde cinselliğe dair bir durum söz konusu olduğunda daha özel davrandığımız sonucu çıkar, genel ahlaka dair tutumu yeniden üretmiş oluruz.
Genel ahlak perspektifini alkolle ilgili örneklerde de bulmak mümkün. Bir vejetaryen ziyafet anlatısı aynı zamanda alkolsüz bir sofrayı betimliyor (sf. 310). Sofradakiler alkolsüz kadehlerini “içkiden tamamen sakınma, kadın hakları ve vejateryenlik” şerefine kaldırıyorlar. Alkol kullanıp kullanmamanın kadın ya da hayvan haklarıyla ne ilgisi olduğunu bir türlü bulamadım. Kitabın birçok bölümünde alkol karşıtı hareket, vejetaryenlikle birlikte anılıyor, fakat bu birliktelik fikrinin neden kaynaklandığına dair bir
bilgi yok. Ben de yazarın bu birliktelik
algısının nedeninin genel ahlak ve genel
ahlaka dayalı önyargılarından kaynaklandığını düşünüyorum. Üstelik yine hayvan
haklarıyla ilgisi olmayan bir tutum, bu
alana dahil edilmeye çalışılıyor.
Kitapta hayvan yemenin neden kaynaklandığı ve neye yol açtığı hakkında
birtakım fikirler var. Hayvan kullanımının
kendisine odaklanmak yerine sonuçlarına odaklanmak, hayvanların haklarının
savunulduğu anlamına ne yazık ki gelmiyor. Açıkçası işe hayvanları öldürmekle
başlayan seri katillerden söz ederken
kaygı hayvanların öldürülüyor oluşundan
değil, sonrasında insanların öldürüleceği
ihtimalinden kaynaklanıyor.
Kitabın “Feminizm, 1. Dünya Savaşı ve
Modern Vejetaryenlik” adlı bölümünde,
hayvan yemenin savaşlara yol açtığı fikri
öne sürülüyor. Savaşın cinsel politikası
alt başlığında ise militarizmin sorumlusu “erkekler” olarak
resmediliyor. Kadınların
anaç ve barışçıl olduğu,
onların bulunamadığı bir alanda da hem
savaşın hem de hayvan yemenin devam
edeceği vurgulanıyor.
Burada cinsiyete dair
roller yazar tarafından
yine keskinleştiriliyor.
Ayrıca kadınların asker
olduğu ülkeler gözden
kaçırılıyor. Kitaba genel
olarak hayvan yemenin,
kişilerin insanları da
öldürmelerine yol açtığı
düşüncesi hakim. Ancak navegan toplum, hayvanları kişi olarak
tanımlamadığı için buradaki bağlantı aslında doğru noktadan kurulmuyor.
İnsanların hayvan hakları konusunda
doğru bir pozisyon almaları için, hayvan
kullanımının sonuçlarına odaklanmaları değil, hayvanların birer kişi ve kişi
olmaktan kaynaklı etik değere sahip
olduklarını anlamaları gereklidir. Aksi
takdirde, insanlar, teker teker anlattığınız
hayvan kullanımlarını hayatlarından çıkarsalar bile başka hayvan kullanımı yöntemleri
bulmakta oldukça hevesli olacaklardır. Ki zaten kitapta ele alınan tüm “vejetaryen-feminist” metinler hayvan kullanımının sürdürüldüğü biçimler olarak öne
çıkıyor. Cinayet ya da savaş ise, elbette
şiddet kültürünün birer parçasıdır ve
şiddet bir yöntem olarak hayatın her alanında var olduğu sürece hiçbir problem
nihai çözüme ulaşmayacaktır.
Hem ele alınan metinlerde, hem de yazarın özlemini çektiği anlaşılan, söylem
öncesi bir anaerkil vejetaryen çağdan
bahsediliyor. Dini metinler hakkında herhangi bir yorum yapmayacağım, o kısmı
inanç sahibi insanların sorgulamasına
kalsın. Sözü edilen anaerkil çağın ataerki tarafından yenildiği, hayvan yemenin de bu mağlubiyet sonucunda kültüre yerleştiği iddia ediliyor. Hem hayvan kullanımı için hem de feminizm için böylesi bir döneme atıfta bulunmak, bilinçaltımıza yenilgi ve zayıflık fikrini aşılıyor. Ayrıca anaerkil bir dönem vardıysa da,
yalnızca iktidar ilişkilerinin tepetaklak
olmuş olduğu bir dönemdir. Herhangi bir
cinsiyetin egemen olduğu hiçbir dönem
bende özlem yaratmıyor. Üstelik bu anaerkil çağ anlatılarının tümü, hayvan kullanımının devam ettiği dönemler olarak
betimleniyor. Hayvan köleliğinin devam
ettiğini yün, bal, süt, peynir kullanımına
övgüde görebiliriz. “Vejetaryenliğin Altın
Çağı ve Kadın Edebiyatı” başlığında ele
alınan “Kadınlar Ülkesi”nin yazarına bir
erkek tarafından bahsi geçen ütopyada
sığır, koyun veya at olup olmadığı sorulduğunda verdiği cevap Adams tarafından eleştiriliyor. Yazar cevap olarak “et
yeme hayatımızdan silinirse savaşlar da
bertaraf edilebilir” diyor. Adams’ın beklediği cevap ise “vejetaryenlik hem anne
şefkatinin ifadesidir hem de et yemenin
doğal olarak erkek egemenlik ve savaşa
yol açtığına inanmaktır” (sf. 254). Yine
annelik kutsalı ve hayvan haklarına şefkat etiği yaklaşımı söz konusu. Hayvanlara şefkat duymamız gerektiği için ya da anaç olduğumuz için değil, hayvanlar
birer kişi oldukları için onların haklarını
savunmamız ve onları kullanmamamız
gerekir.
Ayrıca “Kadınlar Ülkesi”nde hayvanları
yememenin nedeni, hayvan yendiği
takdirde insanların şiddete meyilli hale
geleceklerinin düşünülüyor olması. Hayvan hakları savunusu yine başka bahara
kalıyor.
“Vejetaryen Söz İnsanı Yarattı” başlığı
altında ele alınan, William Hazzlitt’in
yazdığı bir metin var. Metindeki karakterler arasında hayvansal yiyecekler
yemenin ahlakiliği üzerine bir diyalog
geçiyor. Karakterlerden biri hayvanları öldürmeye dünyadaki his miktarını
azaltmaya hakkımız olmadığı için karşı
çıktığını söylüyor. Bu karakter, Peter
Singer’ın yaklaşımıyla genel toplamdaki
haz miktarındaki artış bağlamından yola
çıkıyor. Eğer buradan yaklaşırsak alabileceğimiz cevaba güzel bir örnek olarak diğer karakter “hissin miktarının fazlaca
arttığı; çünkü yaşayan hayvan sayısının
arttığı; insanın ihsan ettiği alaka sayesinde hayvan nüfusunun belki ona belki
yüze katlandığı; keza hayvanların ölüm
üzerine derin derin düşündüğünü ya da
ölüm hakkında önbilgileri olduğunu farz
etmek için bir sebep görülemeyeceği;
dolayısıyla onlar için ölümün yol açtığı
acının pek az bahsetmeye değer olduğu”
söyleminde bulunuyor (sf. 177). Hayvan
hakları konusunda temel çıkış noktamız
hayvanların hissedebilirlikleri, dolayısıyla
kendi yaşamlarının farkında oldukları ve
yaşamaktan çıkarları olduğu, bu nedenle
birer kişi oldukları ve kişilerin başkasının
mülkü olmama hakkına sahip oldukları
gerçeği olmazsa, her an hayvan kullanmak için felsefi bir neden bulabiliriz.
Zarar perspektifi bu duruma oldukça iyi
bir örnektir.
Kitapta, yazarın cevabını evet olarak verdiği bir soru söz konusu: Ataerkil kültür
etsiz bir beslenmeyle tehdit edilebilir
mi? Öncelikle konuya “etsiz bir beslenme” bağlamından yaklaştığımız sürece
hayvan hakları kavramının yerine oturduğunu düşünmüyorum. Öte yandan
cinsiyetçilik ve türcülük arasında tabii ki bir paralellik söz konusu. Her türlü
ayrımcılık biçimi, ilgisiz nedenlerle (cinsiyet, ırk, tür vb.) kişilerin birtakım hak
alanlarından dışlanmasına neden oluyor.
Ve hayatımızda bu biçimlerden birini
barındırdığımız sürece adalet anlayışımız
bütünlüklü bir hal alamıyor. Bu bağlamın
ayrımcılık çeşitleri açısından daha uygun
olduğunu düşünüyorum.
Özellikle kölelik, soykırım gibi kavramlar,
bazen yaşanan bir olumsuzluğun ya da
hak ihlalinin kulakta daha fazla yankı
oluşturması için rastgele kullanılıyor.
“Parça 2: Mezbaha” başlığında, işçilerin durumu domuzlarla eşdeğer olarak
algılanıyor (sf. 117). Elbette kâr odaklı
bir sistem olarak kapitalizm tarafından
işçilerin emeği sömürülmektedir. Fakat
köle olan bir domuzla, ücretli olarak
çalışan bir işçi arasında böylesi bir paralellik bulunmamaktadır. İşçi, istifa edip
gidebilir, iş yeri sahibi onun yerine başka
bir işçi çalıştırır, fakat insan kullanımının
bir nesnesi olan hayvan, kaçıp gitse dahi
mülk statüsü devam etmektedir. İşçilerin
hiçbir problem yaşamadığını elbette
iddia etmiyorum, fakat yaşanan problemlere dikkat çekmek için bir başka
sorunu görünmez kılmamak gerektiğini
düşünüyorum.
Carol Adams, hindiyi kendimiz öldürmüyoruz, marketlerden alıyoruz ve bu yolla etle hayvan arasındaki bağlantı kesiliyor
diyor. Peki dehşetli görünmeyen diğer
hayvan hakları gaspları nasıl gerçekleşiyor? Bir sineğin ya da böceğin öldürülmesine dair farkındalık nasıl oluşacak?
Peki “mutlu” sömürü biçimlerinde, ineği
sağarken hayvanla duygusal bir ilişki
kurduğunu iddia eden insanlar hakkında ne diyeceğiz? Eğer hak bağlamından
uzaklaşırsak, ortaya birçok nedenle
açıklanabilecek durumlar çıkıyor.
Adams, “Yeni Adlandırma” başlığı
altında veganlığı çok yanlış bir bağlama
oturtmuş görünüyor (sf. 164-165). Gelin
yazarın veganlık hakkındaki görüşlerini
tek tek cümleler halinde inceleyelim:
“Veganlar hem dişilleştirilmiş hem de
hayvanlaştırılmış proteini boykot eder”
(sf. 164).
İnsan köleleştirmemek nasıl ki bir boykot biçimi değilse, veganlık da bir boykot
değildir.
“Bu yeni adlandırma “dişilleştirilmiş protein”deki sorunu yani dişi hayvanların,
hem yaşarken hem de ölürken, iki kat
ezildiğini görür” (sf. 164).
Herhangi bir hayvansal çıktı kullanmıyor
oluşumuzun nedeni, hayvanları mülk
olarak tanımlamıyor oluşumuzda yatıyor.
Hangi hayvanın kaç kat ezildiğini hesaplamıyoruz. Her hayvan kullanımı hayvanların haklarını gasp etmek demektir.
“Veganlık, her varlığa şefkat duymak
üzerinde temellenen ahlaki bir duruştur” (sf. 165).
Şefkat üzerinden bir hak bağlamı oluşturmak bana mantıklı gelmiyor. Irkçı
davranışlarda bulunmuyor olmamın
nedeni herhangi bir etnik kimliğe şefkat
duyuyor olduğum değildir. Aynı durum
hayvan hakları için de geçerli. Hayvan
haklarını savunmanın ilk adımı vegan
olmaktır.
Sözümü “pilav yiyin ve kadınlara inanın”
diye bitirmeyeceğim elbette. Vegan
olun, veganlık konusunda bilgi edinin ve insanlara veganlık anlatın. İnsanların
adalet duygusuna inanın.
Dipnotlar:
(1) Kaos Queer+ Sayı 1 Sonbahar
2014,Gayle S. Rubin, Cinselliği Düşün-
mek, Cinsellik Poli kasına Dair Radikal
Bir Kuram Üzerine Notlar, sf. 31

Bir Cevap Yazın