(Bu yazı, Vegan Abolisyon’un 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Eğer bir süredir hayvan hareketini takip
ediyorsanız, gerek hayvan hareketinin
izleyeceği yönle ilgili gerekse pratikte
vegan yaşamın neleri kapsadığı, neleri
kapsamadığı gibi konularda süregelen
tartışmaların kolay kolay uzlaşmayla
sonuçlanmadığını muhtemelen fark
etmişsinizdir.
Tartışma bazen ‘arka bahçemde beslediğim tavukların yumurtasını yiyebilir
miyim?’, bazen “Çok küçük miktarlarda hayvansal
ürün içeren gıdaları tüketmeli miyim?”,
bazen “Zaten satın almış olduğum deri,
yün, kürk gibi malzemelerden yapılmış
giyim eşyalarını giymeye devam etmeli
miyim?” gibi sorular etrafında dönüyor.
Bir grubun cevabı bu sorulara neredeyse
her zaman “Hayır” şeklindeyken, diğer
grubun da neredeyse hepsine “Evet”
dediğini fark edebilirsiniz. Peki bu tutarlı
ayrışma neden kaynaklanıyor?
Yüzeyde konuşulan konular değişse de
bu ayrışmaların temelinde yatanın dayanılan etik kuramlar arasındaki ayrışma
olduğunu fark ettiğimizde, neden tartışmaların uzlaşmayla sonuçlanmadığını
ve her seferinde grupların aynı şekilde
birbirinden ayrıştığını daha iyi anlarız.
Bu yazıda “zarar perspektifi” ve “haklar
perspektifi” şeklinde kabaca ikiye ayıracağım görüşler üzerinden günümüzdeki
tartışmaların kaynaklarına dair bir arka
plan sunmaya çalışacağım. Bu perspektifler arasındaki fark, hayvan hareketine
dışarıdan bakan analizcilerin “büyük
ayrışma“ olarak adlandırıyor oldukları
refahçı/reformcu çizgiyle abolisyonist
hayvan hakları çizgisinin ayrışmasının da
temellendiği farklılıktır.
Zarar perspektifi ile haklar perspektifi
arasındaki fark, etik/ahlak felsefesindeki
iki ayrı yaklaşıma dayanır. Bunlardan biri
Jeremy Bentham ve John Stuart Mill’in
fikirlerine dayanan faydacı (utilitarian)
yaklaşımken, diğeri genellikle Immanual
Kant’ın ahlak felsefesiyle özdeşleştirilen deontoloji ya da ödev/yükümlülük
etiğidir. Bu bahsettiğim ayrımlar birer
genel başlık olarak düşünülebilirler ve
kendi içlerinde çok sayıda tartışmanın ve ayrışmanın konusudurlar ama ben bu
yazıda meselenin hayvan hareketini etkileyen tarafını yüzeysel olarak ele almaya
çalışacağım.
Ancak kuramsal tartışmalara girmeden
önce yazı boyunca eşlik edecek bir düşünce deneyiyle başlayalım. Bu düşünce
deneyinde ikilemde kalmış bir doktor
karakterimiz var ve yapacağı tercihin etik
olarak doğru olup olmadığı konusunda
kafa yormamız bekleniyor. Hikaye şöyle:
Doktorun ameliyathanesinde altı tane
ölümcül hasta bulunmaktadır ve hastaların her birinin kurtulması için farklı
bir organ nakline ihtiyacı vardır (birinin
böbreği, öbürünün kalbi vs. sağlıklı bir
organla değiştirilmelidir). Eğer gerekli
organlar kısa sürede bulunmazsa altı
hasta da akşama kadar ölecektir. Bu
esnada kapıdan sağlıklı bir kişi girer ve
check-up yaptırmak istediğini söyler.
Doktor bu sağlıklı kişinin check-up’ını
yaparken fark eder ki, bu kişinin tüm
organları sağlam ve değerleri organ
bekleyen hastaların değerleriyle örtüşüyor. Birden aklına bir fikir gelir: Eğer bu
sağlıklı kişinin organlarını hasta olan altı
kişiye naklederse hastalarını kurtarabilecektir. Tabii bunu yapabilmesi için bu
sağlıklı kişinin ölmesi gerekecektir. Şöyle
düşünür: Evet, bir kişiyi öldürmüş olacağım ama altı kişinin hayatını kurtarmış
olacağım.

Buradaki düşünce deneyi tahmin edebileceğiniz gibi doktorun bu fikrinde
haklı olup olmadığı sorusu üzerine. Eğer
doktor bunu gerçekten yaparsa yaptığı
doğru bir davranış mı yoksa yanlış bir
davranış mı olacaktır? Bunu yapmakta
haklı mıdır, haksız mı? (Dikkat: Sorunun
“Siz olsaydınız ne yapardınız?” şeklinde
sorulmadığına dikkat edin; sorunun içeriği karar vermek üzerine değil, doğru
ve yanlış hakkında bir yargıda bulunmak
üzerine.)
Bu sorunun tek bir cevabı yok ve bu
soruyu (ya da sorunu) ele alabileceğimiz en az iki yol var. Bu iki yol, hayvan
hareketindeki zarar/hak ayrışmasıyla
yakından ilgili. Şimdi sırasıyla bu iki yaklaşımı inceleyelim:
Sonuçsalcılık ve Zarar Perspektifi
Soruyu cevaplamak istiyoruz fakat doğru
ve yanlışa neye göre karar vereceğiz?
Bir eylemi doğru ya da yanlış kılan onun
sonuçları mıdır yoksa sonuçlarından
bağımsız olarak doğru ya da yanlış olan
şeyler olabilir mi? Etik problemlere
sonuçsalcı yaklaşım, eylemlerin sonuçlarıyla ilgilenmemiz gerektiğini, niyetlerin
ya da ilkelerin öneminin olmadığını öne
sürer. Faydacılık bunlardan biridir ve
faydacılığa göre eylemin doğru ya da
yanlış olduğunu belirleyen şey eylemin
sonucunda ortaya çıkan acı veya haz
miktarıdır.
19. yüzyılda hayvan refahı hareketinin
ortaya çıkmasında önemli rol oynayan
Bentham’ın haz faydacılığına dayanan fikirleri temel bir ilkeye dayanıyordu: Haz
iyidir ve acı kötüdür; toplum, toplumu
oluşturan bireylerin teker teker toplamlarından başka bir şey değildir. Mutlu bir
toplum, toplam hazzın maksimize edildiği ve toplam acının minimize edildiği bir
toplumdur. Bentham için etik ve hukuk
bu ilkeye dayalı olarak işlemeliydi.
Bentham’ın bu fikirleri 19. yüzyıldan
bugüne ulaşan hayvan refahı fenomeninin ve hukuki refahçılığın temellerini
oluşturur. Bentham’ın günümüzdeki
takipçilerinden biri de Singer’dır. Singer,
Bentham’ın haz faydacılığından belli
noktalarda farklılaşan, çıkar faydacılığı
olarak isimlendirdiği bir görüşü savunur.
Bu görüşe göre sadece hazzı maksimize
etmek değil, çıkarların eşit gözetilmesi
de önem taşır.(1)
Faydacı yaklaşımı izleyerek yukarıdaki
senaryoya bir cevap getirmeye çalışalım.
Öncelikle, bir kişiyi öldürmek ne kadar
kötü bir fikir gibi görünse de, bu bakış
açısına göre eylemin kendisine iyi ya da
kötü gibi sonuçlar atfedemeyiz; ancak
sonuçları itibarıyla eylemin doğru ya da
yanlış olduğuna karar verebiliriz. Durumu basitçe altı kişinin yaşamına karşı bir kişinin yaşamı olarak ele aldığımızda,
yapılanda yanlış bir şey olmadığı öne
sürülebilir. Burada belki üç tane çekince
olabilir: İlk olarak doktorların sağlıklı
hastalarını başkalarını kurtarmak adına
öldürdüklerinin duyulması toplumda paniğe yol açabilir ve bu da insanları sağlık
hizmeti almaktan uzaklaştıracağı için
uzun vadede daha fazla acıya sebep olabilir. İkincisi, altı kişinin toplam hissedeceği haz, öldürülen kişi eğer yaşayacak
olsaydı hissedecek olduğu hazdan daha
düşük olabilir. Üçüncüsü de, öldürülen
kişi çok sevilen biriyse, yakınları bu
beklenmedik ölümden dolayı çok büyük
miktarda acı duyabilir. Kararın doğru mu
yoksa yanlış mı olduğu, bütün bu veriler
göz önünde bulundurularak verilmelidir.(2)
Bentham’ın fikirlerinde ilginç olan yönlerden biri, hayvanların da acı çekebiliyor olmalarından ötürü bu acının da
toplam haz ve acı hesabına katılması
gerektiğini düşünmesiydi. Hayvanların
çektikleri acıyı dikkate almamız gerektiğini ve bu yüzden de hayvanlara gereksiz
yere eziyet etmekten kaçınmamız gerektiğini düşünüyordu. Fakat hayvanları
iyi koşullarda besleyip acısız ve hızlı bir
şekilde öldürdüğümüzde onlara bir zarar
vermediğimiz fikrini taşıyordu. Hatta,
insanlar tarafından hızlı ve acısız bir
şekilde öldürülmenin hayvanlar açısından iyi olacağı kanaatindeydi, çünkü ona
göre bu şekilde öldürülmek bir hastalıktan dolayı acı çekerek yavaş yavaş
ölmekten ya da doğada yırtıcı bir hayvan
tarafından parçalanarak öldürülmekten
daha iyiydi. Singer’a göre primatlar,
yunuslar ve gelişmiş bilişsel kapasitelere
sahip bazı hayvanlar için bunu söylemek
yanlıştır. Çünkü bu hayvanlarda gelecek
algısı ve özbenlik bilinci olduğu için onları öldürmek, çıkarlarıyla çatışır. Fakat
özbenlik bilincine sahip olmayan (ya da
olmadığı zannedilen diyelim) ve gelecek
algısı olmayan hayvanlar için ölüm mevzusu daha bulanık bir mevzudur.
Bu anlayışa göre hayvanları öldürmek ya da kullanmak her zaman yanlıştır gibi
bir sonuca varmamızın imkanı yok. Bu
anlayışa göre hayvanlara acı çektirmek
de her zaman yanlış değildir, fakat sonucunda ortaya iyi bir şey çıkmayacaksa
hayvanlara acı çektirmemek tercih edilir.
Yukarıdaki doktor örneğinden yola çıkarak mesela hayvan deneyleri konusunda
nasıl bir sonuca varılacağını tahmin edebilirsiniz. Bu konuda “patlamak üzere
olan saatli bomba” senaryosu üzerine
düşünmek yardımcı olabilir. Aksiyon
filmlerinden aşina olduğumuz senaryoda isminden anlayabileceğiniz üzere
patlamak üzere olan saatli bir bomba
vardır ve biliyoruz ki bu bomba kalabalık
bir yerde patlamak üzeredir ve bunu engellemek istemekteyizdir. Bombanın nerede gizlendiğini tam olarak bilen bir kişi
elimizdedir ancak bu bilgiyi saklamakta,
asla söylemeyeceğini beyan etmektedir.
Bu noktada bu kişiye işkence yaparak bu
bilgiyi edinme şansımız vardır. Böyle bir
durumda işkencenin ahlaki olarak yanlış
olduğunu iddia edebilir miyiz? Eğer doğru ve yanlış sadece sonuçlara göre belirleniyorsa, ilk bakışta bu sorunun cevabı
“Hayır, işkence bu durumda doğrudur.”
olacaktır. Çünkü bir kişinin acı çekmesine karşılık, sayısını tahmin edemeyeceğimiz kadar çok kişinin hayatı kurtulur, acı
çekmesi engellenir. Örneğin aynı mantık
üzerinden bu kişinin bir fanatik olduğu
ve işkence yapılsa da konuşmayacağı fikri üzerinden olayla hiçbir ilgisi olmayan
masum ailesini tutuklatıp onlara işkence
yapmak da savunulabilir.
Pek çoğumuzun anlam veremediği,
korkunç bulduğu bir çok devlet ve savaş
uygulamasının altında bu mantık yatar.
Hayvan deneyleri için de aynı mantık
geçerlidir. Bir miktar hayvanın (ya da
insanın) acı çekmesi ve öldürülmesi, çok
sayıda insanın (ya da hayvanın) hayatını
iyileştirecekse meşru ve gerekli görülür.
Bu görüşü takip ettiğimizde hayvan deneylerine karşı çıkmak için mümkün olan tek zemin bu deneylerin gerçekte işe
yaramadığını savunmak olabilecektir ya
da yaşamaktan çıkarlarının güçlü olması
sebebiyle özellikle primatlar üzerinde
yapılan deneylere karşı çıkılacaktır. (Geçen senelerde bazı hayvan gruplarının
yalnızca maymunlar üzerinde yapılan deneylere karşı çıkan kampanyalarını ya da
bilimin aslında gereksiz ve zararlı olduğu
fikri üzerinden hayvan deneylerine karşı
çıkan benzer kampanyaları hatırlayın.)
Genellikle Peter Singer’ın Hayvan Özgürleşmesi kitabında ve sonrasında veganlığı savunduğu yönünde bir hakim görüş
vardır. Eğer dönüp Hayvan Özgürleşmesi’ni okursanız orada Singer’ın vejetaryenliğin doğru bir yaklaşım olduğunu ancak şart olmadığını, hayvanlara iyi bakıp
acısız bir şekilde öldürerek yemenin de
kabul edilebilir olduğunu anlattığını görürsünüz. Bu fikirleri değişmedi, örneğin
2006’da The Vegan dergisine verdiği
röportajda şöyle söylüyor:
“Hayvanların acı çekmesini önlemek için – yoğun bir şekilde faaliyet gösteren
hayvan üretiminin neden olduğu çevresel sonuçlardan bahsetmiyorum– hayvansal ürün tüketimine büyük oranda
son vermemiz gerekiyor. Bu vegan bir
dünya tahayyülü müdür? Bir çözümü bu
olabilir; fakat sadece bununla sınırlı kalmaz. Eğer hayvanların öldürülmelerindense acı çekmelerini azaltmak istiyorsak, insanların bitkisel ürünler tükettiği
bir dünya hayal edebilirim; fakat aynı
zamanda organik yumurtanın konforunu
tercih eden, türleri için uygun ortamda
yaşam süren hayvanların etlerini tüketen
ve çiftliklerde ‘insani’ yollarla öldürülen
hayvanlarla beslenen insanların olduğu
bir dünya da tasavvur edebilirim.”(3)
Başka bir yerdeyse şunları söylüyor:
“Bir restorana gidip vegan bir menü
sipariş ettiğinizi, onun yerine üzerinde
peynir rendesinin bulunduğu bir yiyeceğin önünüze geldiğini hayal edin. Bu durumla karşı karşıya kalan veganlar çoğu
zaman sinirlenip tabağı geri gönderirler.
Böylece yemek israf edilmiş olur. Siz de
vegan hatta vejetaryen bile olmayan
arkadaşlarınızla birlikteyken aynı tutumu
sergiliyorsanız, bana kalırsa bu son
derece yanlış bir davranıştır. En iyisi, o
yemeği her şeye rağmen yemektir; aksi
takdirde insanlar şöyle düşünecek: ‘Ah
şu veganlar…’”(4)
Bu anlayışa göre veganlık sonuçları sebebiyle bir anlam taşır. Örneğin veganlık, hayvanlara eziyet ettiği düşünülen
endüstriyel hayvancılık şirketlerine ve
hayvancılıkta günümüzün koşullarına yönelik bir boykot olarak uygulanır
(böylece arka bahçede bakılan tavuğun
yumurtasını yemenin de yanlış olduğu
fikrine varılmaz ya da bu eyleme, en fazla bunu yapmanın endüstriyel yumurta
tüketimini de teşvik edebileceği fikri
üzerinden karşı çıkılır); çevreye verilen
zararı, karbon salınımını vs. düşürecek
bir önlem olarak görülür (böylece işe
bisikletle gitmekle ya da çöpleri ayırmakla aynı kategoride değerlendirilir)
vs. Hayvanlar hala kullanıma açık mal ve kaynak konumunu taşımaya devam
ederler. Ancak acıyı da hissedebiliyor
olduklarından, belli kullanım biçimleri
ortaya çıkan hazla gerekçelendirilemeyecek kadar fazla acıya sebep olabilmektedir ve buna karşı da iyi bir protesto
yöntemi vegan olmak olarak görülür. Bu
yüzden Etsiz Pazartesi, organik çiftlik yumurtası tüketimi ve veganlık arasında bir
nitelik farkı değil derece farkı gözetilir.
Hiçbiri “yükümlülük” olarak algılanmaz,
tamamı zararı azaltma skalasındaki bir
adım olarak algılanır. Kişi bu skalada
konumlar arasında yer değiştirebilir,
koşullarına uygun olarak esnek bir tavır
sergileyebilir, hatta zaman zaman hayvanları kullanmak, (örneğin “zaten satın
almış olduğum yün çorabı kullanmak” ya da Singer’ın “peynir rendelenmiş
yemek” örneğinde olduğu gibi) “ahlakçı
fanatizme” karşı tercih edilmesi gereken
davranış olarak belirlenir.
Yükümlülük Etiği ve Haklar Perspektifi
Şimdi en baştaki düşünce deneyine geri
dönelim. Doktorumuzun bu kişiyi öldürüp organlarını başkalarına dağıtması,
bu olayın sonucunda hayatta kalan kişi
sayısı 6-1=5 olacağı için doğru bir davranış olarak savunulabilir mi? İşkence,
iyi sonuçlar verdiği durumlarda savunulması gereken doğru bir davranış mıdır?
Eğer hastalıklara çare olacaksa insan ve
insan harici hayvanlar üzerinde deneyler
yapılması meşru mudur? Haklar perspektifini savunanlar, sonuçsalcıların her
birine ‘evet’ diyeceği bu sorulara ‘hayır’
yanıtını verirler. Haklar perspektifine
göre, bir kişiyi öldürmek, ona işkence
etmek, zorunlu deneylere tabi tutmak
(insan harici hayvanlar söz konusu
olduğunda rıza alınmış deney/kullanım
söz konusu değildir) hiçbir koşulda haklı
görülemez.
Konu üzerine kuramsal tartışmalara
girmeden önce yine başka bir düşünce
deneyine yer vermek istiyorum:
Bir kişi kamuya açık bir şekilde taş
atılarak idam edilecektir. Birkaç dakika
içinde yüzlerce insan gelecek ve aynı anda ellerindeki taşları idam edilecek
kişiye atacak. Bu idam törenine katılıp
taş atmak herkes için serbest. Katılsanız
da katılmasanız da bu kişi öldürülecek,
çünkü katılsanız da katılmasanız da taş
atacak yüzlerce kişi zaten orada olacak.
Bu törene katılıp katılmamanız bu kişinin
hissettiği acının miktarı ya da öldürülüp
öldürülmediği noktasında herhangi bir
değişiklik yaratmayacak, çünkü katılıp
taş atan yüzlerce kişi zaten orada olacak. Bu durumda törene katılıp bu kişiye
taş atmanın yanlış bir davranış olacağı
söylenebilir mi?(5)

Hangi eylemin doğru ya da yanlış olduğunun o eylemin sonuçlarıyla doğrudan
bir ilişki içinde olmadığını düşünmesiyle
bilinen düşünürlerden biri Kant’tır.(6) Bu
anlayışa göre evrensel ilkelere dayalı
yükümlülüklerden bahsetmek mümkündür. Kant’a göre bu ilkelerden biri başkalarına sadece herhangi bir amacın aracı
olarak muamele etmemek, başkalarını
her zaman kendi içlerinde bir amaç olarak görmekti. Bunun anlamı başkalarının
taşıdığı değeri (içkin değer) tanımak ve
onlara amaçlarımız için istediğimiz gibi
muamele edebileceğimiz birer nesne
gibi davranmamaktır.
Ne yazık ki Kant hiçbir zaman insan harici hayvanları etik topluluğun bir parçası
olarak kabul etmedi. Bugün Kant’ın
aksine, tüm hissedebilir varlıkların içkin
değere sahip olduklarını; bu dünyada
bizim amaçlarımızı (karnımızı doyurmak,
zevk almak, deney yapmak vs.) gerçekleştirmek için kullanacağımız araçlar
olarak değil, kendileri için bulunduklarını ve onlara birer araç olarak muamele
etmenin onların temel haklarını çiğnemek anlamına geldiğini biliyoruz.
İçkin değerin ne anlama geldiğini anlamak için Tom Regan’ın yaptığı benzetmeyi (Gary L. Francione’un kuramına
uyarlayarak) işe yarar buluyorum.
Hissedebilir varlıklardan bahsediyoruz;
düşünelim ki hissedebilir varlıklar birer
bardak olsun ve hissettikleri acı ve haz da bu bardakların içindeki sıvı. Faydacı
yaklaşıma göre acı ve hazzı
önemsemeli ve bardakları
mümkün olan en fazla hazla doldurmanın bir yolunu
bulmalıyız, arada kırılan bardaklar olabilir ama zaten bardakların önemi acı ve hazzı taşıyabiliyor olmalarıdır. Oysa içkin değerden
bahsettiğimizde hissedebilir varlıkların kendilerinin değer taşıdığını düşünürüz, eğer bir bardak acıyı taşıyabiliyorsa o bardağın
kendisi değerlidir. Diğer bardaklara daha
fazla haz dağıtabilmek için bardaklardan
birkaçını kırmak kabul edilebilir değildir.
“Hayvanlara acı çektirmenin ve onları
öldürmenin yanlış olduğunu düşünüyor
musunuz?” sorusuna “Evet” cevabını
verdiğimizde, insan harici hayvanların
da kendi içinde başkalarının ona verdiği
değerden tamamen bağımsız bir değere
sahip olduklarını; sadece birer biyolojik
varlık olmadıklarını; acı çeken, yaşamaya
devam etmek isteyen birer insan harici
kişi olduklarını fark etmenin ilk adımını
atmış oluruz. Fark ettiğimiz şey, bizden başka hissedebilir varlıkların içkin
değeridir ve bu değeri taşıyan varlıklara
karşı bir yükümlülüğe sahip olduğumuzdur. Bu yükümlülük, onları bir araca, bir
malzemeye indirgememe, mal ve kaynak
olarak kullanmama yükümlülüğüdür. Bu
yükümlülüğü yerine getirmenin pratikteki karşılığı vegan olmaktır.
Abolisyonist hayvan hakları kuramına
göre vegan olmak, hissedebilir varlıklara
karşı asgari etik yükümlülüğümüzdür.
Veganlık zarar vermekten kaçınmanın
bir yolu değil, insan harici hayvanların
haklarını ihlal etmemek için uygulanması gereken bir prensiptir. Peki hak kelimesini kullanırken kastettiğimiz nedir?
Hak belli bir çıkarı korumanın özel bir
yoludur. Bir çıkarın ‘hak’ olduğunu ilan
ettiğimizde bunun anlamı, başkaları için
o çıkarın engellenmesi fayda sağlayacak
olsa dahi, bu çıkarın korunacak olmasıdır. Francione hakları, çıkarları koruyan
bir duvara benzetir ve o duvarın üzerinde şöyle yazmaktadır: “Burayı yalnızca
geçmenin fayda sağlayacağını düşündüğünüz için geçemezsiniz.”
En baştaki düşünce deneyimize dönelim; eğer hissedebilir bir varlığın yaşama
hakkı olduğunu kabul ediyorsanız, onu
öldürmenizin diğer altı kişiye faydası
olacak olsa dahi bunu yapamazsınız.
Yaşama hakkı, bu kişinin yaşamaktan
çıkarını korumaktadır.
Haklar ilk bakışta yasalarla ve hukukla
ilgiliymiş gibi görünebilir. Ancak düşünürler, yasalar tanımadığı halde sahip
olduğumuz bazı haklarımız olduğundan
söz eder, bunlara ahlaki haklar ya da
doğal haklar ismi verilir.(7) Geçtiğimiz yüzyıllarda monarşilerin, totaliter rejimlerin,
ırkçı-köleci toplumların dönüşümü için
verilen insan hakları mücadeleleri yasaların tanımadığı bu ahlaki/doğal hakların
varlığı öne sürülerek veriliyordu.
Temel haklar dediğimizdeyse, bir kişinin
diğer haklara sahip olmasını mümkün
kılan haklardan bahsediyoruz. Hayvan
haklarına abolisyonist yaklaşım, insan ve
insan harici hissedebilir varlıkların ‘başkalarının mal ve kaynağı olarak görülmeme hakkını’ bir temel hak olarak kabul
eder.(8) Bu hakkı çiğnememenin yolu
vegan olmaktır, abolisyonist ilkelerin
hayata geçirilmesi vegan olmak anlamına
gelir.
Yukarıda, Peter Singer’ın “Ah şu veganlar” diye biten alıntısına yer vermiştim.
Benzer bir konu üzerine Gary L. Francione şöyle söylüyor:
“İnsan harici hayvanlar için adalet arayışında olan bir toplumsal hareket hayvan
istismarına katılmayı asla seçmemeli. Bu kadar. Bir mekan sahibinin veganlara
servis yapmanın daha kolay olduğunu
düşünmesi için süt ya da yumurtadan
yapılmış ürünleri yemeyi kabul etmemeliyiz. Bunu yapmak, kadın düşmanlarının
ve ırkçıların kadınlar ve beyaz olmayan
insanlar için eşitliğin ‘çok zor’ olduğunu
düşünmelerini istemediğimiz için ‘küçük’
miktarda kadın düşmanlığına ya da ırkçılığa karşı çıkmamaya benziyor.”
Veganlığı, insan harici hayvanlara karşı
asgari etik yükümlülüğümüzü yerine
getirmenin ve bununla birlikte insan
harici hayvanların temel haklarını çiğnememenin tek yolu olarak gördüğümüzde gerçekten de bu hak ihlalinin ‘küçük miktarda’ olup olmamasının bir önemi
kalmıyor. Mesele vereceğimiz zararın
büyüklüğü değil, eylemin yol açabileceği
sonuçlardan bağımsız olarak tüm hayvan
kullanımlarının birer hak ihlali olması ve
yükümlülüğümüzü yerine getirmemek
anlamına gelmesi.
Sebepler ve Sonuçlar
Abolisyonist veganlar, veganlığı bir
zarardan kaçınma yolu olarak değil,
asgari etik yükümlülük olarak görür. Bu, vegan olmamızın sonuçlarını görmezden
geldikleri ya da önemsemedikleri anlamına gelmiyor. Vegan olmamızın küresel
iklim değişikliğini engelleme çabalarına
çok önemli bir katkısı olduğu biliniyor.
Veganlığın yaygınlaşmasının, üretilen
tahılların ve bakliyatların verimli bir
şekilde kullanılarak gıda dağıtımındaki
adaletsizliğin önüne geçilmesine ya da
temiz suyun verimli bir şekilde kullanımının sağlanmasına da büyük katkısı
olacak. Bugünlerde pek çok sağlık uzmanı hayvan bedeni ve beden çıktılarından
oluşan bir beslenmedense veganların
beslenme biçiminin doğru planlandığı
taktirde yeterli ve sağlıklı olduğunu
söylüyor. Üstün üstlük veganlığın yaygınlaşmasıyla talep ortadan kalkacağından
‘hayvancılık’ da kademeli olarak ortadan
kalkacak. Ancak bunların tamamı veganlığın sonuçları. Vegan olmamızın etik bir
yükümlülük olmasının sebepleri değil.
Bunların hiçbiri olmasaydı, yani veganlığın çevreye ve insanlara hiçbir katkısı
olmasaydı ya da çok küçük bir azınlıktan,
hatta tek bir kişiden başka kimse vegan
olmayacak olsaydı ve bu yüzden ‘hayvancılığın’ kademeli olarak sona ermesi
gibi bir ihtimal olmasaydı dahi vegan
olmak hala yükümlülüğümüz olurdu.
Vegan olmamızın bir yükümlülük olması,
bu yükümlülüğün ortaya çıkarttığı
sonuçlarla doğrudan ilişkili değil. Vegan
olmak etik bir yükümlülüktür çünkü hayvanlar mal ve kaynak değildir. İnsan harici hayvanlar, insanların kendi amaçlarını
yerine getirmek için kullanabilecekleri
araçlar değildir.
İnsan harici varlıkları kendi amaçlarımız için kullanılacak araçlar olmak için
dünyaya getirip, onları kölelikten başka
bir şey anlamına gelmeyen bir hayata
ve hammadde olarak kullanılmak üzere
ölüme mahkum ederken adaletten
bahsedemeyiz. Toplumlarımızı insan olmayanların köleliği üzerine inşa ederken
özgürlükten bahsedemeyiz.
Son Bir Not
Bu yazıda yer alan bilgilerin hayvan
hareketindeki tartışmaları bir bağlama
oturtmak ve hangi fikrin hangi tarihsel
ve düşünsel kaynaklardan temellendiğini
anlayabilmek konusunda yardımcı olduğunu umuyorum. Burada her iki fikre
de kısaca değindim fakat bir veganın bu
konulardaki kısa yazılarla yetinmemesinin, bu fikirlerin anlatıldığı kaynakları
okumasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Şunu da söylemeyi önemli buluyorum,
yukarıda bahsettiğim kuramlardan hiç
birini okumamış olsanız bile kendinizi bu görüşlerden birine yakın hissediyor
olabilirsiniz, bunun sebebi bu görüşlerin
kitaplarda kalmamış olmaları. Pek çoğu
toplum içinde dolaşıma girmiş durumda.
Bentham’ın haz faydacılığı bundan 200
yıl kadar önce ortaya atıldı ve günümüzdeki hayvanlarla ilgili yasalar ve
genel görüşler Bentham’ın fikirlerinden
etkilenmiştir. Zararı azaltma bakış açısı
çok daha eski ve yaygın. Dolayısıyla bir
kişi vegan olduktan sonra ilk karşılaştığı
kaynakların, yazıların, görsellerin bu
bakış açısını destekliyor olması büyük bir
ihtimal.
Bu yazarları dönüp okumamızın bir önemi de görüşlerimizin dayandığı kaynakları yeniden gözden geçirme ya da fark
etme olanağı kazanacak olmamız.
Kaynaklar
- Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi, Ayrıntı
Yay. 2005 - Peter Singer, Practical Ethics 3rd Edition,
Cambridge University Press, 2011 - Tom Regan, Kafesler Boşalsın, İletişim Yay.
2007 - Tom Regan, Case for Animal Rights, University of California Press, 1983
- Gary L. Francione, Hayvan Haklarına Giriş,
İletişim Yay. 2008 - Gary L. Francione, Animals as Persons, Columbia University Press, 2009
Notlar
(1) P.Singer’ın çıkar faydacılığını ayrıntılı
olarak öğrenmek için Hayvan Özgürleşmesi
(Ayrıntı Yayınları, 2005) isimli kitabı okuyabilirsiniz. Bentham ve Singer’ın kapsamlı bir eleştirisi için GL. Francione’un Hayvan
Haklarına Giriş (İletişim Yayınları, 2007) kitabının Bentham’ın Yanılgısı başlıklı bölümünü
okuyabilirsiniz.
(2) Singer’ın çıkar faydacılığı yaklaşımı insan, primat, yunus ve fil gibi bazı hayvanların yaşamlarını sürdürmekten çok güçlü bir çıkarları olduğunu söyler. İnsanların söz
konusu olduğu bu soruda farklı bir cevapları
olabilir.
(3) The Vegan, Sonbahar 2006
(4) Satya, Ekim 2006, http://www.satyamag.
com/oct06/singer.html
(5) Bu düşünce deneyini şuradan aldım:
http://bit.ly/1IwUBsd
(6) Yükümlülük etiği, genel olarak deontoloji
fikri ve Kant’ın ahlak felsefesi, uzun bir konu
ancak yine bu konunun şu anki tartışmayla
ilgili olan kısmına kısaca değineceğim.
(7) Ahlaki hakların insan ve hayvan haklarına
uygulanışı konusunda bir tartışma için bkz.
Tom Regan, Kafesler Boşalsın (İletişim Yay.,
2007)
(8) Hayvan hakları ve mülk olarak görülmeme hakkı ile ilgili temel kaynak Gary L.
Francione’un Hayvan Haklarına Giriş (İletişim
Yay., 2008) isimli kitabıdır.

Bir Cevap Yazın