(Bu yazı Vegan Abolisyon’un 3. sayısında yayınlanmıştır.)
Bir etik vegan, hayvanları etik topluluğun tam üyeleri olarak tanıdığı için şunu görmek durumundadır: Etik topluluğun en savunmasızları hayvanlar olduğu için onların aleyhine ya da lehine gerekçelendirilen her şiddet eyleminden zarar görecek olan nihayetinde yine hayvanlardır.
“Şiddet sorunun bir parçasıdır, çözümün bir parçası olamaz.”
-Gary L. Francione (1)
Hayvan haklarına abolisyonist yaklaşım, birçok hak mücadelesi gibi toplumsal dönüşümü savunur ve bu dönüşüm sürecinde etik ve ilkesel olarak şiddet kullanımını reddeder. Şiddeti reddettiğini beyan etmek, kınamak, şiddetsizliği desteklediğinden bahsetmek, şiddetin doğurduğu sonuçlardan kaygılanmak aslında sadece hak mücadelelerinin değil çoğu kişinin günlük hayatının da bir parçasıdır. “Barış” sözcüğü hepimiz için nihai bir hedef teşkil eder; savaşa elbette karşıyızdır. Biri bize sözlü ya da fiziksel şiddet uyguladığında uygulayan kişi şiddeti neyle gerekçelendirirse gerekçelendirsin kendimizi adaletsizliğe uğramış hissederiz; bu kayıtsız şartsız adaletsizlik hissi bize şiddetin aslında gerekçelendirilemeyeceğini net olarak gösterir. Buna rağmen, bir başkasına şiddet uygulamak söz konusu olduğunda, uygulanan şiddeti onu geliştiren şartlardan bağımsız olarak yanlış kabul etmekte zorlanırız; hatta çoğu zaman şiddeti gerekçelendiren, yer yer haklı bulan taraf oluruz. Öz savunma, ezileni savunma, ideolojiyi savunma, adaleti savunma, kanunları savunma, toprakları savunma gibi birçok isim takar ve kullanılan şiddetle birlikte başlayan sürecin etik sorunlarını ve içerdiği yeni şiddet potansiyelini görmezden geliriz. Gerekçelendirilmiş şiddet, şiddetin gerekçelendirilebilirliği görüşünü desteklemiş olur ve herhangi bir şiddetin herhangi bir şekilde gerekçelendirilmesinin önünü açar. Böylece normalleştirilen şiddetten en çok zarar görenler etik topluluğun en savunmasızları olur. Bir etik vegan, hayvanları etik topluluğun tam üyeleri olarak tanıdığı için şunu görmek durumundadır: Etik topluluğun en savunmasızları hayvanlar olduğu için onların aleyhine ya da lehine gerekçelendirilen her şiddet eyleminden zarar görecek olan nihayetinde yine hayvanlardır.
Şiddetle olan ilişkimizi anlamak ve sürecin dümenini şiddetsizliğe kırmanın olası yollarına ulaşmak kendimizi tanımanın yanında ve ötesinde şiddeti tanımaktan geçiyor olabilir.
Bu yazı, bin yıllardır bir arada yaşadığımız ve hem çözümlemesi hem de kurtulması titiz ve sabırlı düşünsel ve pratik yolculuklar gerektiren şiddet olgusunu çözümleme iddiasında değildir. Şiddet çözümlemesi ve şiddetsizliği mümkün kılma arayışı adına şimdiye kadar yapılan çalışmalar sonucu elde edilen bazı görüşlerden bir seçki niteliğindedir. Özellikle şiddeti şiddetsizliğe bir yol arayışıyla analiz eden iki düşünürün görüşleri üzerinde durulmuştur: Almanya’da Yahudi soykırımını yaşamış bir Yahudi siyaset bilimcisi olan Hannah Arendt ve yine ailesinin büyük bir kısmını Yahudi soykırımında kaybetmiş birinden doğup felsefeye Yahudi etiği derslerinde merak salan, en geniş şiddet alanlarından biri olan cinsiyet ayrımcılığı üzerine çalışmalar yapan ve kendisi de bu ayrımcılığın menzilindeki bir lezbiyen olan Judith Butler.
“Şiddet, doğası gereği araçsaldır; tüm diğer araçlar gibi, daima amacın rehberliğine ve onunla meşrulaştırılmaya gereksinir” diyor Hannah Arendt, Şiddet Üzerine adlı kitabında (2). Bu amaçların bazılarını şiddetin kendisiyle aynı anlamda kullanarak şiddeti bir takım kişi ve kurumların amaçlarının araçları olma dışında yok ya da meşru görülebilir sayma eğilimindeyizdir. Özellikle de devlet şiddetini tanımlamak ve kınamak adına kullandığımız tanımlar bu eğilimi destekler. Devlet, kuruluşundan yok oluşuna kadar şiddetle yakın ilişkide bir kurum olduğundan, içerdiği şiddeti ve bu şiddetin toplumda mevcut şiddet pratikleriyle olan bağlarını iyi analiz etmek gerekir. Şiddetin bu araçsal karakterini açıklamak için, önce şiddet yerine kullanılabilen bazı kavramları birbirinden ayırmakta fayda var:
İktidar(power): İnsanın sadece eyleme değil, uyum içinde eyleme kabiliyetidir. Bir kişinin iktidarda olması, aslında onun bir grup insan adına eyleme kudretiyle donatılmasıdır. Diktatörler dahi diktatörlüklerini sürdüren kişileri temsil ederler. Kişinin iktidar sahibi olması metaforik bir ifadedir; asıl kastedilen “kuvvet”tir.
Kuvvet(strength): Bireysel bir niteliktir; başka kişilerle ilişkilerde kendisini gösterse dahi onlardan bağımsız olarak mevcuttur. Bireysel olan kuvvetin niteliği olan bağımsızlığa karşı çıkmak bir grubun ve onun iktidarının doğasında vardır.
Güç(force): Fiziksel ve toplumsal hareketlerin serbest bıraktığı enerjidir. Gündelik dilde şiddetle (kaba güç) aynı anlamda kullanılır. Özellikle de şiddet bir baskı aracı olarak kullanılıyorsa.
Otorite: Varlığının en önemli belirtisi, baskı ya da iknaya gerek olmaksızın, itaat etmesi istenen kişilerin verilen kararları sorgusuz sualsiz kabul etmesidir. Otoriteyi korumak için, kişi ya da makama duyulan saygıyı ayakta tutmak gerekir. Dolayısıyla otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu onu ciddiye almadığını göstermektir.
Şiddet: Diğerlerinden araçsal karakteriyle ayrılır. Diğer tüm aletler gibi şiddetin araçları da doğal kuvveti çoğaltmak amacıyla tasarlanır ve kullanılır; ta ki son safhada doğal kuvvetin yerine geçene kadar (3).
Bu kavramlarla özdeşleştirilip sınırlandığında şiddetin toplumsal boyutunu göz ardı etmek oldukça kolaylaşıyor. Elbette bir iktidarın kurulumu genel olarak şiddetten geçiyor, bir grubun iktidarı diğer grupların baskılanması anlamına geliyor. Elbette totaliter olan ya da demokratik olma iddiasındaki her iktidar otorite istiyor; kararlarının sorgulanmadan kabullenilmesi mümkün olmadığından şiddet kullanıyor ve ortaya kaba güç çıkıyor. Fakat bunların hiçbiri, şiddetin bu kavramlarla sınırlandığını göstermiyor; şiddet tıpkı devlet gibi bireylerin ve toplumların da sıklıkla kullandığı bir araç. Örneğin Murat Çulcu, Cogito dergisinin 1996 bahar kış sayısında Mafios (mafyaya dönüşmeye meyilli) toplum yapısından bahsetmiş: “…Mafios toplum yapısı içinde şiddet, yerel düzenin yaptırım unsuru olarak hem uygulayan, hem de uygulananlar tarafından peşin olarak kabul ediliyor.”(4) Aslında bu tanımlama bizler için fazlasıyla tanıdık; devletten memnun olmamakla hakkını mahkemede aramaktan kaçınmak arasında fark gözetmeyen, şiddete şiddetle karşılık veren, şiddetle verilecek karşılığı göze alarak şiddet uygulayan bir toplumun, bu dinamikleri hayatında asgari ya da azami ama muhakkak bir boyutta barındıran bireyleriyiz. Bu yazıda devlet şiddeti değil, devlet şiddetinin de yakın ilişkide olduğu bireysel ve toplumsal şiddet incelenecektir.
Şimdi biraz Arendt’in şiddetin niteliklerine dair çözümlemelerine göz atalım.
Şiddet ve Reformizm
Şiddetin araçsal karakterinden dolayı bir amaca ihtiyaç duyduğundan bahseden Arendt’e göre, bu amacın gerçekleşmesi ne kadar uzun zaman alırsa, şiddet de bir araç olarak inandırıcılığını o kadar yitiriyor.(5) Örneğin öz savunmada şiddet kullanımını birçok kişinin haklı ya da yerinde görmesinin sebebi, amacın kullandığı aracın yanıbaşında olması. Fakat savaşların barış adına yapılıyor olmasına, hele de günümüzde İsrail-Filistin savaşı, ya da Suriye’de süregelen iç savaş gibi uzun ve binlerce insanın ölümüne sebep olan savaşların nihayetinde barış getireceğine inanmak gittikçe güçleşiyor. Arendt tam da bu sebeple şiddetin uzun vadeli amaçların aracı olamayacağından, dolayısıyla da şiddetin devrimci değil reformist bir niteliği olduğundan bahsediyor.
Arendt’in şiddetin reformist niteliğine dair çözümlemesini toplumsal dönüşüm gibi uzun vadeli bir hedefi olan hayvan hareketinde zaman zaman düzenlenen şiddet içerikli eylemlere de uyarlamak mümkün: Hayvan hareketinin eylem biçimlerine genel olarak şeklini veren refah ve yeni refah hareketi, vegan bir dünyayı doğuracak toplumsal dönüşümün uzun vadeli bir hedef olmasını gerekçe göstererek bunun yerine önüne hayvan refahına yönelik kısa vadeli reformist hedefler koyuyor. Refah reformlarını hedefleyen eylemlerin ve söylemlerin büyük bir kısmı ayrımcılık ve şiddet içeriyor; ve yine hayvan aktivistlerinin çoğu, bu eylem ve söylemlerin içerdiği ayrımcılık ve şiddette sakınca görmüyor. Fakat varabildikleri en uç nokta Arendt’in deyimiyle “sıkınıları dramatize ederek kamu gündemine getirmek”(6) oluyor, ki maalesef sıkıntıları şiddet yoluyla kamu gündemine getirmek, kamunun sıkıntılarla kendisi arasındaki doğrudan ilişkiyi farkedip harekete geçmesini sağlayamama sorunu bir yana, insanların kendilerini tedirgin hissedip hayvanlara dair yükümlülüklerini görmezden gelmeleri, ya da şiddet içeren eylemler yapan kişileri hayvanların kurtarıcısı olarak görüp kendilerinin doğrudan dahil olduğu hayvan kullanımını bir sebep değil sonuç olarak algılamaları gibi yan etkilere dahi yol açıyor.
İkamecilik ve Şiddet

Hak mücadelelerinde şiddete çanak tutan bir yöntem de ikameciliktir. İkamecilik, ezilen bir grubun mücadelesini destekleyen bir kesimin, kendi eylemlerini ezilen grubun eylemlerinin yerine koyması anlamına gelir. İkamecilik genel olarak bir ‘koruma’ görevine tekabül eder ve tüm koruma görevlerinde olduğu üzere, korunan kişi ya da kesimin özneliğini ve mücadeledeki bireysel kuvvetini zayıflatır.
Siyahların haklarını ‘koruma’ görevini beyazlar üstlendiğinde, kadınların haklarını ‘koruma’ görevini erkekler üstlendiğinde, hayvanların haklarını ‘koruma’ görevini insanlar üstlendiğinde şiddetin ortaya çıkması çok olasıdır; çünkü ortaya konan şiddetin hak mücadelelerinin öznelerine vardiği zarar ikameciler tarafından muhtemelen sezilemeyecektir.
Hayvan hareketinde ikamecilik ve doğruduğu şiddetin en belirgin örneklerinden biri de endüstriyel hayvancılık işletmelerini yakıp yıkan hayvan ‘kurtarma’ eylemleri. Kurtarma sözcüğü haliyle tırnak içinde; çünkü hayvanların mal ve kaynak olarak görüldüğü bir dünyada hayvanları kurtarmanın tek bir anlamı vardır, o da hayvan kullanımının yanlış olarak görüldüğü ve hayatlarımıza da bu şekilde yansıdığı bir dünya yaratmak. Aksi halde değil süt inekleri, ormanda gezen aslanlar dahi özgür olamayacak; bir insanın kendisini mülkiyetine alacağı zamanı bekleyecektir. Bu konuda hayvan kurtarma ya da hayvan özgürleştirme adı altında örgütlenmekte olan eylemlerin asıl yaptığı, mülk olarak görüldükleri bir dünyada hayvanlara yapılan muameleyi değiştirmektir. Hayvan refahı örgütleri de aynı amaç için uğraş vermektedirler. Hayvan hareketini diğer refahçı örgütlerle birlikte ikame eden hayvan ‘kurtarma’cılar, insanlara toplum vegan olmadan da hayvanları kurtarmanın mümkün olduğu mesajını vermek suretiyle hayvanların temel haklarına kavuşmasını geciktirerek, bu gecikme süresi içinde daha fazla hayvanın şiddete maruz kalmasına sebep olmaktadırlar.
Arendt’in bir diğer tespiti, şiddetin araç olarak kullanıldığı amaçtan bağımsız olarak kendi sonuçlarını doğurması (7). Şiddeti ne kadar kontrollü kullandığımızı düşünürsek düşünelim, amacımıza araç yapmaya çalıştığımız şiddetin kendisi irrasyonel olduğundan, sonuçlarının amaca yönelik olup olmayacağını asla kontrol edemiyoruz; özellikle de nihai amacımız büyük ve uzaksa. Örneğin Animal Liberation Front (ALF) eylemcileri bir kürk çiftliğini ateşe verip çiftlikteki hayvanları ormana saldığında, bunun ‘tüm hayvanların özgür kalması’ gibi bir nihai amaca hizmet edip etmediğini görmek oldukça zorlaşıyor. Muhakkak kürk endüstrisine saldıkları bir korku var; fakat hayvan kullanımı ürünlerine talep devam ettiği sürece bu korku, etik olanı yapıp hayvan kullanmayı bırakmaya teşvik etmekten ziyade hayvan kullanımına karşı olan bir azınlığın hayvan kullanımında sakınca görmeyen bir çoğunluk üzerine uyguladığı irrasyonel bir baskının (çünkü ortada hayvan kullanımının yanlış olduğuna ikna olmuş bir çoğunluk yok) ötesine geçmiyor; ve maalesef azınlığın çoğunluk üzerine saldığı korku ya da yaptığı baskının sonuçları tarih boyunca çoğunluğun isyanıyla sonuçlanmış. İnsanların hayvan kullanma ‘hakları’ adına hayvan hareketini protesto ettikleri bir toplum elde etmek, ‘hayvan özgürlüğü’ amaçlayan bir hayvan aktivisti için amacının tam tersi anlamına geliyor.
Bu, herhangi bir avantajlı konumdan diğer ayrımcılıklara karşı çıkmamak ve üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmemek anlamına gelmez. Vegan olmak tam da bu sorumluluğu almak anlamına gelir; etik sebeplerle vegan olduğumuzda, bunu naif bir kahramanlık arzusuyla tek başımıza tüm hayvanları kurtarmak için değil, hayvanların bedenlerinden elimizi çekme yükümlülüğümüzü yerine getirmek için yaparız. Bu durum hayvanların temel haklarını kazanmalarını umursamadığımız anlamına gelmez; bu yüzden de hayvan hakları ve veganlık hakkında gereken bilgileri edinip veganlık anlatarak diğerlerini sorumluluklarından haberdar ederiz. Birine sorumluluklarını hatırlatmakla ona ya da sorumsuzluğuna dair kullandığı aracıya sopa sallamak arasında hedef, yöntem ve ikincisindeki ikameci bakış sebebiyle konum farkı vardır ve hiçbir zaman aynı sonuca varamazlar.
İkameciliğe dair fark edilmesi gereken bir durum da şudur ki; birileri bir yerlerde eziliyorsa, bu herkesi ezilme tehlikesine açar. Bir toplumda birileri tenlerinin renginden dolayı eziliyorsa, ten rengi artık ezilme sebebi olarak kabul görmüştür ve hangi ten renginin ezileceği zaman içinde değişim gösterebilir. Birileri kendilerine ‘kadın’ denilerek eziliyorsa, o toplumda birileri bir takım cinsiyet atamaları sebebiyle ezilebiliyor demektir; ve hangi cinsiyet atamalarının ezileceği zaman içinde ya da coğrafyadan coğrafyaya değişim gösterebilir. Kimse kimsenin mücadelesini ikame edemez; ortadaki hak ihlâli, o hakkın ihlâl edilebilirliği gerçeğini topluma enjekte ettiği andan itibaren toplumdaki her etik kişiyi tehlikeye sokar. İnsan harici hayvanların temel haklarının ihlâl edildiği bir dünyada insanların temel haklarının da güvencesi yoktur. Veganlık hayvanlar için değildir; adalet içindir.

Şiddetsiz Direnişin En Güzel Yöntemlerinden Biri: Sivil İtaatsizlik
Arendt, devleti örgütlü ve kurumsallaşmış iktidar olarak tanımlamaktadır. Varlığı bir grubun desteği üzerine kurulu olduğundan, devlet, doğası gereği bireysel güce karşıdır ve tam da bu sebeple kurulumu baskı ve şiddet içerir. Bireysel güç üzerine uyguladığı baskıyla ayakta kalır ve iktidarı zayıflamaya başladığı andan itibaren de daha fazla şiddete başvurur. Ne var ki, iktidarındaki zayıflama bireysel itaatsizliğe ve bunun toplumsal yansımalarına işaret ettiği için kullandığı şiddet kişilerin fiziksel ve zihinsel dayanıklılıklarına yönelmekle sınırlı kalacak, itaatlerini elde edemeyecektir.
Bu noktada ortaya çıkan şiddetsiz direniş yöntemlerinden biri de sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizliğin meşruluğu konusundaki çalışmaları ile tanınan John Rawls’a göre sivil itaatsizlik, “yasaların ya da hükümet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen (aleni), şiddete dayanmayan, vicdani, ancak yasal olmayan politik bir eylemdir.” (8)
Sivil itaatsizlik eylemlerinin temel unsurları:
• Hukuk normunun uygulanmasının ağır bir haksızlığa yol açması
• Yasaya aykırılık
• Şiddetsizlik
• Kamuya açıklık
• Hesaplanabilirlik
• Çiğnenen pozitif hukuk normundan doğacak yaptırıma katlanma (9)
Veganlık hayvanlara karşı bir sorumluluk ve asgari yükümlülük olmakla birlikte, bu kriterlerin önemli bir kısmını kapsamasıyla, belki devlete değil ama topluma ve toplumun haksızlığa yol açan normlarına karşı bir sivil itaatsizlik olarak da görülebilir. Dolayısıyla da vegan olmayan bir toplumun hayvan kullanımına itaat etmeme ve toplumu da veganlık anlatarak bu itaatsizliğe davet etme sürecinde, sivil itaatsizliğin içerdiği şiddetsizlik de kıstas alınarak, sivil itaatsizliğin bir başka niteliği olan yaratıcılık kullanılabilir.
Diğer hak mücadelelerindeki sivil itaatsizlik örnekleri:
— Barış kampları kurma
— Açlık grevi
— Sivil savunma tatbikatında sığınaklara girmeme
— Otobüslerde ırklara göre oturma düzenine uymama
— Bomba deneme bölgesine kilise yapımı
— Tehlikeli yerlere trafik işaretleri koyma, yaya geçidi işareti çizme
— Sınır geçme
— Vicdani ret (10)
Sivil itaatsizlik ve şiddetsiz direnişin ünlü savunucularından Gandi, sivil itaatsizlik esnasında şiddete maruz kalındığında dahi şiddetsiz kalmaya dair şunu söylemiştir: “Ölü bedenimi ele geçirebilirler, ama itaatimi asla.” (11)
Butler’ın Şiddet Çözümlemesi ve Şiddetsizliğe Dair
Hayvan haklarına abolisyonist yaklaşımın teorisyeni Gary L. Francione, şiddetsizliği abolisyonist yaklaşımın 6 temel ilkesinden biri olarak tanımlasa dahi, ‘kriz anı’ olarak tanımladığı ve insanların hayatta kalmak adına seçim yapması gereken ya da etik çözümlemeye vakit bırakmayan durumlarda alınacak kararları etik sorgulamadan muaf tutuyor. (12) Böyle durumlarda kişinin haklılığının ya da haksızlığının sorgulanamazlığı şeklinde getirilen bir tanımlama, etik olarak doğru(cu) bir noktada konumlansa dahi, bir bağlamda şiddete açık kapı bırakıyor. Judith Butler, Kırılgan Hayat adlı kitabında tam da bu anların ve bu anları hazırlayan koşulların üzerine gitmiş.
Öncelikle Butler’ın şiddet tanımı üzerinde duralım. Şiddet, herhangi bir gerekçeyle üzerine uygulanan kişinin içkin değerini gözardı etmek anlamına gelir. Bu da karşımızdakini ötekileştirmek ve hatta yadsıdığımız içkin değerleriyle birlikte gerçekdışılaştırmak demektir. Karşımızdakine uyguladığımız ilk şiddet de budur aslında. Şiddeti bir ön şiddetle gerekçelendirendiririz. Biz gerçekdışılaştırıp şiddet uyguladıkça karşımızdakinin gerçekliğinin kaybolmadığını görmek ise bizi daha çok şiddete yöneltir. (13)
Şiddetten elbette şiddetin faili sorumludur, fakat bu, şiddetin failiyle kaynağı arasındaki ayrımı ortaya koymamıza engel değildir. (14) Hayvan hareketinde bu tespiti şu şekilde değerlendirebiliriz; örneğin kiralık katil – katili kiralayan, hayvanları kesen ya da sütünü çalan, bunu hayvansal ürün satın alarak talep eden arasında bir fail-kaynak ayrımı olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla, evet, hayvanı öldüren, köleleştiren kişiler bu eylemlerin faili ve sorumlularıdır. Fakat en az eşit derecede sorumluluk bu ölümler ve kölelik sonucu ortaya çıkan ürünleri talep edenlere, yani kaynağa aittir. Kaynağın doğrudan şiddet faili olmaması, şiddet eylemindeki azmettirici rolünü ortadan kaldırmaz; bu rol öyle kışkırtıcıdır ki, tıpkı katil kiralayanın ortadaki ölümden sorumluluğu gibi, şiddete kaynaklık eden talep ortadan kalkmadıkça şiddet ve ölüm asla ortadan kalkmayacaktır. Bu ayrım, şiddeti cezalandırmak için yine şiddet uygulayarak şiddet olgusunun kendisine hizmet etmek (örneğin mezbaha yakmak, kürk çiftliği sahiplerine bombalı mektuplar yollamak, vs.) yerine, şiddetin kaynağını tespit ederek tamamen gidermek (hayvansal ürün talep edenleri yaratıcı ve şiddetsiz yöntemlerle vegan olmaya teşvik etmek) için strateji geliştirmeye yarar.
Şiddetle olan kişisel ilişkimizi incelemek hayatımızdan şiddeti çıkarmak adına iyi bir başlangıç olabilir. Belki şimdiye kadar hayatımızı birçok şiddet pratiği üzerine inşa ettik. Belki bunu doğrudan ailemizden, arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden öğrendik; belki şiddet bize doğamızın kaçınılmaz bir parçası olarak yansıtıldı. Belki şiddet gördük ve gördüğümüz şiddetin acısını içimizden atmamızın yolunun yine şiddetten geçtiğine dair güçlü bir inanca sahibiz. Evet, bizi şiddete yönlendiren bir takım koşullara maruz bırakılmış olabiliriz, fakat bu, şiddeti yaratan koşullar ve bu koşulları değiştirmek üzerine düşünme sorumluluğunu üzerimizden almaz. Aynı şartlar bu sorumluluğu farketmemizi engelliyor da olabilir, fakat sorumluluk bakidir ve farkına varılmanın olgunlaşmış şartlarını beklemektedir. Şu an şiddetin yol açtıklarına ve şiddetsizliğin mümkün olabileceğine dair bir takım fikirler içeren bir yazı okuyorsunuz ve bu bile şiddetsizlik sorumluluğunuzu fark etmeniz adına şartları olgunlaştırmaya başlangıç ya da destek teşkil ediyor olabilir.
Francione, bir takım etik değerleri sorgulanamaz kılan kriz anlarından bahsediyor. Şiddete maruz kaldığımız anlar pekâlâ bu kriz anlarından sayılıp, uygulayacağımız herhangi bir şiddet ‘meşru müdafaa’ ile gerekçelendirilebilir. Fakat bu anlar aynı zamanda karşımızdakiyle kurduğumuz şiddet ilişkisini sonlandırmanın gerekliliğini de en net biçimde görebileceğimiz ve bu gücü elimizde tuttuğumuz anlardır. Kimse öz savunma esnasında kullandığımız şiddet konusunda haklılık – haksızlık muhasebesi yapmayacak olabilir, fakat bu, o anda şiddetle şiddetsizlik arasında tercih yapıyor olduğumuz, ve haklı tarafta olmanın avantajından yararlanıp şiddet kullanmak yerine şiddetsiz kalmayı tercih etmenin de pekâlâ bu tercihlerden biri olabileceği gerçeğini değiştirmez. Hele de toplumda insanlardan çok daha savunmasız durumda etik kişiler olduğundan ve onlara uygulanan şiddetin mağdurları olmaları durumunu bitirmenin şiddetsiz bir dünya inşa etmekten geçtiğinin farkındaysak, o anda şiddetsiz kalabilmenin yollarını aramak üzerimizdeki bir sorumluluk haline gelecektir. Butler bu noktada şu soruyu soruyor; “Şiddete şiddetle karşılık vermek pekâlâ “haklı” görünebilir, fakat ama neticede sorumluluk sergileyen bir çözüm müdür?” (15)
Dahası, şiddetsizliğe dair gerçek bir kazanım elde etmemizin yolu, bize şiddet uygulayanı onu bu noktaya getiren olası koşullarla birlikte farketmekten geçer. Butler şiddeti, ‘en kötüsünden bir temas, bir dokunma’ olarak tanımlıyor. (16) Bu noktada, karşımızdakinin bizi ötekileştirdiği bu en kötü dokunma anını onu ötekileştirmek yerine onunla aramızdaki bağı farketmekle değerlendirmek, şiddetin başlattığı bu bağı karşı şiddetle paradoks haline getirip şiddet tarafları yaratmak yerine şiddetsizliği seçerek tarafları ortadan kaldırmak ve şiddet yerine şiddetsizliği normlaştırmak adına önemli bir adım teşkil edecektir.
Buraya kadar halen, yapmakla sorumlu olduklarımız noktasındayız ve bunu, özellikle de öz savunma anlarında şiddetsiz kalmayı nasıl başarabileceğimizi ortaya koyabilmiş değiliz. Bu noktada sivil itaatsizlik ve şiddetsiz direniş üzerine teoride ve pratikte çok önemli çalışmaları ve kazanımları olan Henry David Thoreau, Martin Luther King ve Mohandas K. Gandi okumaları yapılabilir; ben yine Butler’ın öz savunma esnasında şiddetsiz kalmamıza yardımı dokunabilecek bir gözleminden bahsetmek istiyorum.
Butler, ‘bedensel yaralanabilirliğimizin’, yani mağlup edilebileceğimiz ya da başkalarını kaybedebileceğimiz durumların farkında olmaktan bahsediyor. (17) Çoğumuz hayatı hiç yaralanmayacakmışız gibi, hiç kaybetmeyecekmişiz gibi, hiç yenilmeyecek ya da haksızlığa uğramayacakmışız gibi yaşarız. Bu inanca öylesine kapılırız ki, bu dokunulmazlık yanılsamasının menziline önemsediğimiz kişileri dahi dahil ederiz. Elbette bu inancın kaynağı aslında dokunulmazlık ‘dileği’dir; fakat bu dilek öyle güçlüdür ki, zaten öyleymiş gibi yaşamamız oldukça kolaylaşır. İşte bu sebeple, başımıza birşey geldiği zaman ilk yaşantımız genelde üzüntü, merak ya da kızgınlık değil, şaşkınlıktır. Oysa yaralanabilirliğimizin farkında olmak bizi şiddete uğradığımız anlarda bize ya da yakınlarımıza asla birşey olmayacağına dair kör bir inanç sebebiyle şaşkınlığa ve bozguna uğramaktan koruyabilir, ve bu hazırlıklılık hali, bize şaşkınlığımıza yenik düşüp şiddete başvurma durumundan kaçınmaya dair bir şans tanıyabilir. Yaralanabilirliğimizin farkına varmak muhtemelen burada birkaç cümle okur okumaz edinebileceğimiz bir kazanım olmayacaktır; fakat parmağımıza bundan sonraki ilk iğne batışına biraz daha farklı gözle bakma sürecimizi başlatabilir.
Şiddet nasıl içimize an an, olgu olgu, kişi kişi, argüman argüman işlendiyse, içimizden çıkması da yine aynı meşakkatli süreçleri içerecektir. Haksızlığa uğrama ve birilerinin uğradığı haksızlıktan rahatsız olma hislerini hayatımızda bir süreklilik arz edecek sıklıkta yaşamak ve duyduğumuz öfke ve üzüntü gibi hislerin bir refleks olarak şiddet getirmesi, sırf bu şiddet açmazından kurtulmak için üzerimize düşeni yapmak adına dahi şiddetsizliği nasıl mümkün kılabileceğimiz üzerine daha fazla düşünme sorumluluğu yüklüyor. Şiddet nasıl ‘şiddet uygulayan’ ve ‘şiddet uygulanan’ şeklinde iki taraf yaratmaya zorluyorsa, şiddetsizlik de şiddet doğurmak üzere oluşan tarafları ortadan kaldırmayı gerektiriyor. Yazımı, Butler’ın Kırılgan Hayat adlı kitabındaki Şiddet, Yas ve Siyaset adlı bölümün son paragrafını alıntılayarak bitirmek istiyorum:
“Çünkü eğer senin tarafından allak bullak edildiysem, demek ki sen zaten bendensin ve ben sensiz hiçbir yerdeyim. Önce tercüme etmeye kalkışıp sonra seni tanıyabilmem için kendi dilimin kırılıp boyun eğmesi gerektiğini görerek ‘sana’ nasıl bir tarzda bağlı olduğumu bulmadan ‘biz’i bir araya getiremem. Sen benim bu yön şaşkınlığı ve kayıp üzerinden kazandığım şeysin. İnsan tekrar tekrar böyle varlık bulur işte, henüz tanımadığımız şey olarak.” (18)
KAYNAKÇA
Altunel, M., Sivil İtaatsizlik ve Mohandas K. Gandi, 2011, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 93, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Ankara
Arendt, H., Şiddet Üzerine, 2014, İletişim Yayınları, İstanbul
Butler, J., Kırılgan Hayat, 2013, Metis Yayınları, İstanbul
Çulcu, M., Mafia ve Şiddet, 1996, Cogito, Sayı 6-7, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
Francione, G., Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?, 2008, İletişim Yayınları, İstanbul
Francione, G., On Violence, 2010, http://www.abolitionistapproach.com/on-violence/ (Erişim: 14.11.2014)
Gandhi, M., All Men Are Brothers, 1969, Ed. Krishna Kripalani, UNESCO, Switzerland
Rawls, J., A Theory of Justice, 1999, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts
Thoreau, H.D., On the Duty of Civil Disobedience, 2004, The Project Gutenberg e-book, http://www.gutenberg.org/files/71/71-h/71-h.htm (Erişim: 14.11.2014)
DİPNOTLAR
[1] Francione, G., On Violence, 2010
[2] Arendt, H., Şiddet Üzerine, 2014, s.61
[3] a.g.e., s.54
[4] Çulcu, M., Mafia ve Şiddet, 1996, Cogito, Sayı 6-7, s.209
[5] Arendt, H., Şiddet Üzerine, 2014, s.63
[6] a.g.e., s.93
[7] a.g.e., s.94
[8] Rawls, J., A Theory of Justice, 1999, s.364
[9] Altunel, M., Sivil İtaatsizlik ve Mohandas K. Gandi, 2011, s. 447
[10] a.g.e., s. 449
[11] a.g.e., s. 457
[12] Francione, G., Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?, 2008
[13] Butler, J., Kırılgan Hayat, 2013, s. 48
[14] a.g.e., s. 23
[15] a.g.e., s. 33
[16] a.g.e., s. 43
[17] a.g.e., s. 44
[18] a.g.e., s. 63

Bir Cevap Yazın