Milliyetçiliğin en güçlü olduğu an, önünden geçtiğimiz devasa bayrakların fark edemeyeceğimiz kadar sıradanlaştığı andır.
(Bu yazı Vegan Abolisyon dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır.)
Milliyetçilik ve ırkçılık tartışmaya açıldığında, hem ırk hem de ulus kavramının yakın tarihte ortaya çıkan birer kurgu olduğunu söyleyerek lafa başlamakta fayda var. Bundan birkaç yüz yıl önce de başka dilleri konuşan, farklı kültürleri benimseyen ve birbirinden ayrı coğrafyalarda yaşayan insanlar söz konusuydu ancak bu insan toplulukları kendilerini ulus olarak ya da ırk olarak adlandırmıyordu. Uluslar, ulus devletin kurulması esnasında milli eğitim başta olmak üzere çeşitli ideolojik araçlar ve baskı araçları kullanılarak inşa edilmiş topluluklardır. Bugün ulus fikri öyle yerleşiktir ki, çoğumuz dünyayı ulusların haricinde tahayyül edemeyiz. “Küresel” kelimesi ile “uluslararası” kelimeleri değişimli olarak kullanılır ve aslında saç rengimizden ya da göz rengimizden çok da farklı olmayan bir biyolojik özellik olan ten rengi üzerinden ırk kategorileri varmış gibi davranılarak bir çok eşitsizlik gerekçelendirilmeye çalışılır.
Irkçılık kavram olarak Nazi Almanyası ile özdeşleştirildiğinden ve toplumsal bilinçte “kötü bir şey” olarak kodlandığından pek tartışmaya açılmaz. Ancak milliyetçilik konusunda çok daha fazla kafa karışıklığı söz konusudur. Milliyetçilik ve uluslar sistemi gündelik hayatın sıradan akışı olarak düşünülür ve milliyetçilik ancak ekstrem şiddet olaylarını gerekçelendirmek için kullanıldığında -örneğin Breivik’in silahlı saldırısı gibi- bir problem olarak görülür. İyi milliyetçilikler ve kötü milliyetçilikler, Atatürk milliyetçiliği ya da ezen ulus milliyetçiliği-ezilen ulus milliyetçiliği gibi bir dizi ayrım ortaya konur ve bunlar üzerinden milliyetçilik derecelendirilir. Bütün bu kavramlardaki ortak nokta “ulus” kategorisinin ön kabulüdür. İnsanlar, uluslar halinde örgütlenmiş insan toplulukları olarak görülür ve bu toplulukların yapısına meşruluk atfedilir.
Michael Billig, “Banal Milliyetçilik” isimli kitabında dünyanın uluslar üzerinden tarif edilmesinin gündelik hayatın sıradan akışı olarak görüldüğü anın, milliyetçilik ideolojisinin mutlak hegemonyaya en yakın olduğu an olduğunu tespit eder. Milliyetçiliğin en güçlü olduğu an, önünden geçtiğimiz devasa bayrakların fark edemeyeceğimiz kadar sıradanlaştığı andır. Böylece tesadüfen belli bir coğrafyada doğmuş olduğumuz için o coğrafyadaki diğer kişilerle ortak yönlerimiz olduğuna, o coğrafyada yaşayan başka kişilerden daha farklı haklarımız olması gerektiğine ve dünyanın diğer bölgelerindeki diğer ulusların mensuplarının bazılarının bizim düşmanımız, bazılarınınsa bizim müttefiğimiz olduğuna ikna oluruz.
Benedict Anderson’ın “ulus” için kullandığı tanımlama bu durumu çok güzel tarifler: “hayali cemaatler”. Bu cemaat, tarihsel ve mitsel anlatılarla bir antik köke dayandırılır ve geçmişteki ortaklıklar anlatısı üzerinden geleceğe dair bir kader birliği oluşturulur. Ulusun “ortak değerleri” ve “ortak kaderi” ulusun inşası sürecinde olduğu kadar ulusun bekası için de önem taşır. Bu sebeple ders kitaplarından yaygın medyaya kadar bu efsanelerin tekrar edildiğini ve sürekli dolaşımda kalmalarının sağlandığını gözlemleriz.
Bütün bunlar yapılır, çünkü Bilig’in kitabında denildiği üzere, eğer bir orduya sahip olmak istiyorsanız, insanları yaşamdan daha değerli şeylerin olduğuna ikna etmeniz gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde öğrencilik yapmış herkes daha çocukken yıllar boyunca “varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye and içerek güne başlar. Tarih, insan ve insan olmayan yaşamların bir takım çıkarların aracı haline getirilerek gözden çıkarılmasıyla doludur. Oysa yaşamlarımız kimsenin aracı değildir. Ulus, en temel haklarımızın ihlal edilmesi ve başkalarının haklarını ihlal etmemiz için rıza vermemizi sağlamak üzere icat edilmiş hayali bir cemaattir.
Hayvan Hareketi Ve Milliyetçilik
Hayvan haklarına abolisyonist yaklaşım etik topluluğun sınırlarının hissedebilirlik temelinde belirlenmesini savunur. Yani temel haklardan yararlanacak olan bireyler, cinsiyet, cinsel yönelim, ırk, ulus, sınıf, tür gibi keyfi kriterler üzerinden bu haklarından mahrum bırakılamazlar. Bu sebeple abolisyonist hayvan hakları mücadelesi insan ve insan harici tüm hissedebilir varlıkları kapsayacak şekilde yürütülür. Bu perspektifin gerektirdiklerinden biri de yapılan kampanyaların ve üretilen söylemlerin toplumda halihazırda yaygın bir biçimde varolan ayrımcı ve önyargılara dayanan söylemlerden yararlanmaması ve bunları yeniden üretmemesidir. Bu sebeple çoğu zaman abolisyonistlerin hayvan hareketinde yer alan, ayrımcılıklardan beslenen ve bu ayrımcılıkları besleyen kampanyaları eleştirdiklerini görürüz.
Hayvan hareketinde milliyetçilik çeşitli şekillerde ortaya çıkar. İlk olarak hayvan kullanımının uluslar üzerinden değerlendirildiği ve bunun üzerinden kampanya yapıldığı iki alana ve bakış açısına değineceğim. Bunlardan ilki “hayvan refahı” anlayışına dayalı olarak ortaya çıkan problem, diğeri ise belli hayvanların kullanımının daha kabul edilemez olduğu düşüncesi üzerine kurulu türcü-milliyetçi kampanyalar.

Avustralya’nın en büyük yeni refahçı örgütü Animals Australia’nın bir süredir en gözde kampanyası ‘Canlı Hayvan İhracatını Durduralım!’ kampanyası “hayvan refahı” anlayışından yola çıkan kampanyalara iyi bir örnek. Kampanya, Avustralya’da doğan hayvanların Filistin, Mısır, İsrail, Kuveyt gibi Ortadoğu ülkelerine satılmasına karşı çıkıyor1. Kampanyanın tanıtımındaki canlı ihracatına karşı çıkmanın gerekleri üzerine ilk cümle, Ortadoğu’ya ihraç edilen hayvanların bilinçleri yerindeyken boğazlarının kesilerek öldürülüyor olması; yani ‘helal kesim’ ya da ‘koşer kesim’ olarak adlandırılan uygulamadan bahsetmekteler. Kampanya, hayvanların helal ve koşer kesim gibi ‘barbarca’ yöntemlerle öldürüldüğü ülkelere satılmasına karşı çıkıyor ve hayvanların Avustralya’da elektroşok cihazlarıyla öldürülmelerini destekliyor. Kampanyanın düzenleyicilerine göre, Avustralya halkı ‘hayvanlarına nasıl muamele edildiğine’ karar verebiliyor olmalıymış.
Bu kampanyanın vegan olmayan bir Avustralyalı’ya verdiği mesaj nedir? İlk olarak kabul edilebilir bir hayvan kesim yöntemi olduğudur; kampanya toplumun gözünde helal kesim, koşer kesim gibi uygulamaların kötü ve karşı çıkılması gereken, elektroşok yöntemi gibi ‘hayvan refahı’ uygulamalarının ise ‘insancıl’ ve ‘desteklenmesi gereken’ uygulamalar olduğu konusunda ikna edilir. ‘İnsancıl kesim’ adı verilen yöntemlerin tanıtımı için reklam filmleri çekilir, broşürler dağıtılır, toplantılar yapılır. Bir hayvan kesim yönteminin diğerlerinden daha iyi olduğu konusunda kamuoyu bir kez daha ikna edilir ve bunun için büyük miktarda zaman, enerji ve para harcanır. Üstelik bunu yapan hayvan satan şirketler değil, hayvanları koruduğunu iddia eden sivil toplum kuruluşları olduğundan mesaj çok daha ikna edici olacaktır. Oysa ‘insancıl’ olduğu öne sürülen kesimlerin daha kabul edilebilir olduğu büyük hayvan örgütleri tarafından sürekli tekrar edilen devasa bir yalandır. Tüm hayvan kullanımları aynı biçimde kabul edilemezdir ve etik dışıdır. Tüm hayvan kesimleri, adını ister ‘helal’ ya da ‘koşer’ koyun ister ‘insancıl’ ya da ‘merhametli’, hayvanların ölümüyle sonuçlanır. İnsan harici hayvanların mal statüsü bir kez daha onaylanmış olur ve ölü hayvan bedenleri -tıpkı yaşarken olduğu gibi- birer mal olarak dolaşıma sokulur.
Bu kampanyaların verdiği ikinci mesaj ise hayvan refahı kanunlarını uygulayan toplumların daha medeni, daha ileri ve adil toplumlar oldukları gibi yapay bir imaj yaratmasıdır. Örneğin Animals Australia kampanyası Ortadoğu’ya dair batı toplumlarında zaten var olan önyargıları kullanır ve bu önyargıları güçlendirir. Hayvan meselesi, zaten varolan ayrımcı fikirlerin ifade edilmesi için ‘meşru’ görünen bir zemin sağlar. Bunun başka bir örneğini yakın zamanda Agos gazetesi yazarı Hrant Dink’in ırkçı bir cinayetle öldürülmesini, Hrant Dink’in balık tutarken bir fotoğrafını göstererek ‘adaletin yerini bulması’ olarak tanımlayan bir sosyal medya gönderisinde gördük. Böyle bir söylem ya toplumun %99’undan fazlasının vegan olmadığını (dolayısıyla hayvan kullandığını) göz önünde bulundurarak herkesi karşısına alan bir misantropik şiddetten de kaynaklanabilir. Ancak, bu söylemde Hrant Dink’in seçilmiş olması elbette tesadüf değildir. (Konu hakkındaki haber ve açıklamamız için: http://bit.ly/irkcilik)
Kediler ve Köpekler
Bu tarz kampanyaların ve söylemlerin bir kısmı yukarıda örneğini verdiğim şekliyle ‘hayvan refahı’ konusundaki farkları ön plana çıkartıp belli toplumları daha ‘iyi’ gösteriyorsa bir diğer versiyonu ise kullanılan hayvanların türlerine odaklanılıyor olması. Böyle kampanyaları türcü-milliyetçi kampanyalar olarak adlandırabiliriz. Bu tür kampanyaların en bariz örneği, hemen hemen her ay haberlerini gördüğümüz ‘Uzakdoğu’da insanlar kedi-köpek yiyorlar’ şeklindeki haberler ve bu haberlere gösterilen tepkiler. Öyle ki, bu konu açıldığında Çin Seddi’nin inşa edilmesine sebep olan zulümlerle övünenlere dahi rastladım.

Bu konuda pek çok vegan ‘eğer vegan değilseniz, neden diğer ülkelerdeki insanların yedikleri hayvanların çeşidiyle uğraşıyorsunuz, bir kedinin yenmesiyle bir koyunun yenmesi arasında hiçbir fark yok’ diyor. Bu doğru, ancak yeterli değil. Vegan olduğumuzda da, hayvan tüketmeye devam eden komşumuzu, arkadaşlarımızı, gün içerisinde etkileşime girdiğimiz insanları dönüştürmek üzere faaliyet göstermek yerine Uzakdoğu’da insanların -vegan olmaları da değil- kedi ve köpek yemeyi sonlandırmaları için imza kampanyalarına imza vermek de aynı şekilde sorunlu bir davranıştır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi uzakdoğu ülkelerinde de çok sayıda vegan aktivist var ve kendi çevrelerinde veganlığı yaymak için çalışmalar yapıyorlar. Uzakdoğu’da veganların sayısı hızla artıyor, o bölgedeki hayvan kullanımı probleminin belli hayvanlarla ilgili olduğu şeklindeki yanlış izlenimi güçlendirmek orada veganlığı yaymak için aktivizm yapan kişilerin işlerini kolaylaştırmaz, aksine zorlaştırır.
Söz konusu kediler ve köpekler olduğunda ortaya derin bir türcülük de içeren bir mantık kaybı çıkıyor. Geçtiğimiz aylarda New York’ta sokakta yaşayan bir kediye tekme atarken görüntülenen siyah bir Amerikalının hapis yatması için devasa bir kampanya sürüyor. Kampanya, siyah Amerikalılara karşı ırkçı fikirlerini ifade etmek için uygun bir zemin arayan büyük kalabalıkları çevresine topladı2. Konuyla ilgili sosyal medya hesaplarında sayfalar dolusu ırkçı hakaret ve yorum bulmak mümkün. Bu sayfalardan çıkıp haberlere baktığımızda kedinin sağlığının yerinde olduğunu ve hatta yuvalandığını öğrenebiliyoruz. Kendi türcü bakış açısı içinde dahi tutarlı olmayan bir kampanyadan bahsediyoruz, zira New York belediyesi sokak kedilerini barınaklarda toplayıp kısa bir süre sonra ‘sahiplenen’ çıkmazsa öldürmeye devam ediyor. Fakat kampanyayı yürütenlerin bu durumla bir sıkıntısı yok. Kampanyaya destek verenlerin büyük çoğunluğunun vegan olmadığı yani sistematik olarak hayvan sömürüsünü sürdürdükleri açıkça ortada.
Bu tarz kampanyalarda hayvanlara dair hiçbir şey yok. Bir kediye kötü muamele edilmesinin yarattığı ahlaki itkiyi ırkçı ve türcü fikirleri yaygınlaştırmak için kullanmak ve ırkçılığa ve şiddete kamusal alanda ifade zemini yaratmaktan başka hiçbir işlevleri olmadığı gibi.

Çokkültürcülük ve Hak İhlalleri
Her ne kadar ulus kurgusu bir birlik ve bütünlük fikrini yerleştirmeye çalışsa da aileden ulusa, hatta ulustan uluslararası topluma irili ufaklı hayali cemaatler kendilerine yer buluyor. Bu mikro-hayali-cemaatler tıpkı ulusal kurgularda olduğu gibi daha küçük homojen topluluklar varsayıyor ve bireyleri belli önyargılara dayalı basmakalıp kategoriler üzerinden tarif ediyor; daha doğrusu bu basmakalıp kategorilere hapsediyor. Böylece temel hak ihlalleri dahi “farklılıklara saygı” ya da “inanç özgürlüğü” gibi sloganlarla gerekçelendiriliyor ve eleştirilemez kılınıyor.
Bunun hayvan hareketindeki yansımasını “ben Adanalıyım, bizim buradan vegan çıkmaz”, “ben Karadenizliyim, biz balıksız yapamayız” gibi iddialar ile görüyoruz. Ya da “Akdeniz mutfağında çok zeytinyağlı vardır, o yüzden Akdenizliler kolay vegan olur” ya da “Hint kültürü veganlığa daha yakın” gibi iddialar öne sürülüyor. Oysa dünyada mutfağında hayvansal gıdalar barındırmayan hiçbir kültür yok. Vegan olarak yaşayan insanlardan çok azı vegan olmanın hayvanlara dair asgari etik sorumluluk olduğunu ona aktarabilecek bir ailenin içine doğuyor. Bütün kültürler, şu ya da bu şekilde hayvan kullanımını teşvik ediyor. Aynı şekilde her yerdeki hakim kültür cinsiyet eşitsizliği, aile yapılandırması, heteroseksist hegemonyanın gücü gibi sorunlar taşıyor. Hangi kültürel ortamda yetiştiğimizin etik olarak doğru tercihleri yapmak konusundaki yükümlülüklerimizle bir ilgisi yok. Dahası hiç kimse kültürel kategorilerden ibaret değil. İçine doğduğumuz kültürel ortamla mükemmel bir uyum içinde değil, bir müzakere içinde yaşıyoruz.
Ne yazık ki bu söylemin hayvan hareketinde de bir karşılığı bulunuyor. Haftada bir gün et tüketimini azaltmak için kampanya yürüten bir veganın kendi konumunu meşrulaştırmak için bir sosyal medya hesabında kolaylıkla sarf ettiği “Tamam da gidip Yozgat’ta veganlık mı anlatacağım” sözleri veganlığı yalnızca kentli-elit bir kesime özgü bir kültür olarak tanımlıyor. Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi kitabının yazarlarından biri kitapta şöyle cümleler kuruyor: “Sinop’un yaylalarında veganizmin pek şansı yok. Kendisini sömüren iktidara birkaç kilo erzak karşılığında oyunu veren insanlara, hayvanın yaşam hakkını anlatmanın olanağı var mı?” Her türlü yazıya her yerden erişimin olduğu günümüzde hayvanlara yönelik ahlaki itkiye sahip olan bir Yozgatlı ya da bir Sinoplu için bu ifadelerin ne derece incitici olabileceği oldukça açık. Üstelik, Sinoplu AKP seçmenine, AKP seçmeni ise klasik anlatıda olduğu üzere ‘erzak karşılığında oy veren kişi’ konumuna indirgeniyor.
Geçtiğimiz günlerde ABD’li vegan bir akademisyen, veganlığın herkes için olduğunu söylemenin beyaz-orta sınıf ayrıcalıklı konumundan öne sürülen elitist bir yargı olduğunu öne sürdü. ABD’lilerin “beyaz” tanımının kapsamadığı bir toplumda tavizsiz olarak veganlığı savunan bir hareketin içinde yer alan bir kişi olarak asıl elitist olan yargının bu olduğunu görebiliyorum.
Veganlığın, beyaz orta sınıfın oluşturduğu bir vicdan hareketi olduğu fikri çokkültürcü naveganlar tarafından sıklıkla dile getirilen bir iddia. Bunun temelinde vegan olmamak için bahane üretme çabaları olsa da, bir yandan bu hatalı değerlendirmelerin sorumluluğu veganlığı bir “merhamet” meselesi olarak sunan refahçı gruplara da ait. Oysa veganlık, hayvanlara duyduğumuz “merhamet” hissinin bir ifadesi değil. Veganlık hissedebilir varıkların en temel haklarını ihlal etmeye son vermek anlamına geliyor.
Topluma tepeden bakarak hangi ulusun, hangi sınıfın, hangi kültürel grubun vegan olamayacağına karar vermek ve bunun üzerinden veganlıktan daha azının savunulabileceğine dair çıkarımlar yapmak etik bir duruşu belli bir toplumsal elitin kültürel davranışına indirgemek anlamına geliyor ve bu son derece elitist bir tavır. Her şeyden önce de, postmodern bir kayganlığa yaslanarak hayvanların mal ve kaynak statüsünü bir kültürel görecelilik meselesine indirgemek, çokkültürcülük çatısı altına dahil edilmeye çalışılan ve farklılıklara saygının temel hak ihlallerinin engellenmesinden daha önemli olduğunu öne süren ideolojik hegemonyanın bir devamı.
Haritanın Her Yerinde
Hayvan kullanımı dünyanın her yerinde sürüyor. Hayvanların insan amaçlarının aracı, insanların mal ve kaynağı olarak görülmediği tek bir toprak parçası yok. Hayvan kullanımı her yerde ve nerede olursa olsun, hangi insan ve insan grubu tarafında ne amaçla sürdürülüyor olursa olsun kabul edilemez.
Durum buyken dünyanın belli bir bölgesinde sürdürülen belli bir hayvan kullanım biçimine odaklanan kampanyalar yapmak, bu kampanyalara enerji, bütçe ve zaman ayırmak hem insanlar hem de insan harici hayvanlar açısından zararlara sebep oluyor. Devasa bir aldatmaca olan hayvan refahı kısıtlamalarının noksanlığını bir sebep gösterip belli bölgedeki insanların hayvan kullanımlarını olumsuzlamak, hayvan refahı kısıtlamalarını yeterli ve anlamlı gibi gösteriyor ve pek çok insanın içini rahatlatıyor. Hayvan kullanımına dair ahlaki itki, hayvanlara muamele biçimlerine dair etik kaygıya dönüştürülüyor ve böylece naveganlığın devamı sağlanıyor.

Benzer biçimde belli türlerin diğer türlerden daha fazla etik değer taşıdıkları gibi açık ya da örtük bir önkabulden yola çıkan kampanyalar ahlaki şizofreninin devamını sağlıyor. Nasıl ki çocuklara okullarda ulus fikrini aşılıyorsak, bazı hayvanları sevebileceğimiz diğerlerini ise kullanabileceğimiz fikrini de aşılıyoruz. Bu iki fikir birleşerek, uzakdoğululardan nefret etmek için bir zemin yaratıyor. Bunun hangi tarihsel koşulda fiziksel şiddete bahane edileceğini bilemeyiz. Bu söylemlerin içerdiği fiziksel şiddet potansiyelini fark etmek için Çin ile batı ülkeleri arasında oluşabilecek bir gerginlikte savaş yanlısı basının Çinliler için “köpek yiyici” sıfatını kullanmasını mı beklemeliyiz?
Son olarak, liberal söylem içerisinde zaman zaman çokkültürcülük ve farklılıklara saygı kisvesi altında veganlık temel hakların ihlaline son vermek olarak değil belli bir kültürün, sınıfın, ırkın vs. ortaya attığı bir merhamet göstergesi olarak ele alındığında aslında naveganlık kültürler-ötesi bir konuma yerleştiriliyor. Bu söylemi sahiplenenlerin bir kısmının vegan olması ve bu söylem üzerinden veganlıktan daha azını savunmanın beyaz-orta sınıf çevreler ya da kentler dışında hayvan savunuculuğunun meşru bir biçimi olabileceğinin iması temelde elitizme karşı çıkma maskesi altında derin ve sıradanlaşmış bir elitizmi gösteriyor.
Bütün bunların sonucunda ortaya ne çıkıyor? Başıma gelen bir olayla sonlandırmak istiyorum. 2013’ün Ağustos’uydu. Mısır’da darbe yönetimi iktidara gelmiş ve sokaktaki muhalif gösterilere silahlarla saldırmıştı. Bir gecede 600’ün üstünde insan ölmüştü ve sokaklarda yeni rejim şiddetle kendisini kuruyordu. Gezi Parkı’nın deneyimleri daha tazeydi, sokağa tepki göstermek için çıkan ve şiddetle karşılaşan insanlarla empati kurmamızın en kolay olduğu günlerdi. Böylesi bir devlet şiddetini sadece seyredebiliyor olmak korkunçtu. Konuyla ilgili haberler çok kısıtlıydı ve o sırada ulaşabildiğim bir haberi Facebook üzerinden paylaşmıştım. Birkaç dakika sonra yaptığım paylaşıma beni oldukça ürküten bir yorum geldi. Yorumun sahibi vegan olduğunu bildiğim ve veganlık savunusundan çok kedi-köpek korumacılık üzerine aktivizm yapan bir kişiydi. Yorumu özetle, Kurban bayramına çok az kaldığı, Mısır’da darbe yönetimine karşı çıktığı için sokaklarda öldürülenlerin çoğunun Müslüman oldukları, dolayısıyla eğer ölmezlerse zaten hayvan öldürecekleri ve o yüzden bu duruma üzülmemem gerektiği üzerineydi. Sanırım hayvan hareketinin her yanını saran ayrımcı söylemlerin bugün olduğu kadar farkında değilmişim ki, çok şaşırmıştım.
Hayvan hareketi eğer bir temel hak savunusu ise, bu harekette bu tarz eğilimlere yer olmamalı.
KAYNAKLAR
– Anderson, Bennedict; Hayali Cemaatler, Metis Yayınevi, 2014
– Billig, Michael; Banal Milliyetçilik, Gaye Yayınevi, 2003
– Francione, Gary, The Unfortunate Racism of Some “Animal Lovers”, 2014 http://bit.ly/1yc3Yqx
DİPNOTLAR
1. http://www.banliveexport.com/
2. İlgili haber http://dailym.ai/11sQc6g ve ırkçı yorumlar: http://bit.ly/1yc3Yqx

Bir Cevap Yazın