Adalet Aşkına Adalet Aşkıma

(Bu yazı Vegan Abolisyon dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.)

Toplumsal normlar her türlü ayrımcılık için zemin olarak kullanılmaya elverişlidir. LGBTİ bireylerin hakları söz konusu olduğunda da ilk etapta karşımıza yine toplumun normalleri çıkar. Heteroseksüel olmayan kişiler de, insan olmayan kişiler gibi etik topluluğun dışında tutulurlar. Etik topluluğun içerisinde tanımlanan insanların sahip olduğu haklardan faydalanmaları da engellenir, bir çok zaman yaşam hakkı da dahil.

Peki bu durum kapitalizmle mi ortaya çıktı?

Elbette kapitalizmin bir çok ayrımcılık biçiminden beslendiği çok açıktır. Aile kurumunun heteronormatifliği, kadın/erkek ve çocuktan oluşması, aile içerisinde cinsiyet normlarının belirlenmesi, kadının nasıl kadın erkeğin nasıl erkek olacağının biçimi sistem içerisinde yerini bulur. İşçilerin ertesi iş gününe hazırlanması ve yeni işçi kuşaklarının üretimi açısından aile kurumu önem taşır. Fakat kapitalizmin “sevdiği” biçim ya da biçimler yoktur. Kurumlar her zaman revizyona açıktır ve yeni dönem içerisinde en elverişli olan biçim kuruma uygulanır. Aile kurumu biçiminin kapitalizmin ilk yıllarından beri değişmediğini söylemek abes olacaktır. Geniş ailelerden çekirdek aileye geçiş ilk anda akla gelebilecek örneklerdendir. Kadının ailedeki konumu, “çalışabilir” olarak tanımlanmaya başlaması da bunlardan biridir. Hal böyleyken, eşcinsel bir çiftin de gayet çocuk yetiştirmesi (yeni işçi kuşakları), aile bireylerini yeni iş gününe hazırlayabilecek olması gibi etkenler söz konusuyken neden kapitalizmin hüküm sürdüğü bir çok iklimde hala eşcinseller etik topluluğa dahil değildir?

LGBTİ olmak ve kabul görmemek kapitalizmle başlamadı. Yüzyıllardır ikili cinsiyet sistemi bir çok sistem içerisinde norm olarak kabul gördü. Ayrımcılıkların biçim değiştirmiş olması evvelden var olmadıkları anlamına gelmiyor.

Antik Yunan’da erkek eşcinselliğinin yüceltilmiş olması, herhangi bir cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği ayrımcılığının olmadığını göstermiyor. Büyük bir araştırma konusu olabilecek Antik Yunan’da da, ilk bakışta toplumsal normların yine eşitlik bağlamında kurgulanmadığı açıkça görülebiliyor. Biseksüelliğin yok sayıldığı, her yönelimden kadınların ve ayrıca çocukların yönetici zümresi içerisinde varlık göster(e)memesi, aynı zamanda etik topluluğun içerisinde yer alamamasına zemin oluşturuyor. Eşcinsel erkek aşkı yüce olarak tanımlandığında, kaçınılmaz olarak diğerlerinin aşağılık olduğu ima ediliyor. Kapitalizmin “k”sinin olmadığı bir toplumda bile bu gözlemlenebiliyor. Fakat eşcinsel tanımlamasını içinde barındırdığı için yanıltıcı olabiliyor.

Aynı şekilde Osmanlı toplumunda da eşcinselliğin normal olarak kabul edildiğine dair bir mit vardır. Ancak Osmanlı’da da eşcinsel ilişkinin görünümü yine güç ilişkileri bağlamında karşımıza çıkıyor. Antik Yunan’da olduğu gibi burada da erkek eşcinselliği görünür durumda. Ancak eşcinsellik bir kimlik değil bir edim olarak ortaya çıkıyor. Heteronormatif algıyla belirleniyor. 2. Murat döneminde Farsça’dan çevrilen Kabusname’de geçen şu satırlar, eşcinsel ilişkinin hangi bağlamda kabul edilebilir olduğuna dair fikir verebilir: “… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam.” Yani eşcinselliğe değil, güç sahibi erkeklerin zaman zaman erkeklerle cinsel ilişki yaşayabilmelerine olanak tanınıyor. “İç oğlanlığı” kurumu da benzer bir işlev görmekte. Padişahların birlikte olmaları için “tüysüz oğlanlar” belli bir hazırlık süresinden geçiriliyor. “Muhallebi çocuğu” tanımı da buradan geliyor. Bu genç erkeklere 1 hafta süreyle yalnızca muhallebi yediriliyor, böylelikle bağırsakları temizleniyor ve ilişki sırasında güçlü erkeğin daha konforlu ve hijyenik bir cinsellik yaşamaları sağlanıyor. İç oğlanlarının, muhallebi çocuklarının ya da hamamda ilişki için hazır bulunan külhanbeylerinin toplumsal statü hiyerarşisindeki konumu belli. Güçlü erkekler etken diğerleri ise edilgen konuma bulunuyor. Bu durumda LGBTİ bireylerinin huzur ve özgürlüklerle dolu yaşadığını söylemek mümkün mü? Ya da eşcinselliğin toplumsal hayatta görünürlüğü, etik topluluğa dahil edilme durumları söz konusu gibi görünüyor mu?

Tarihin başka dönemlerinden bu 2 toplum örneğinde görüldüğü üzere heteronormativite kapitalizmle başlamadı. Yalnızca görünüm değiştirdi. Sorunun kökeninde toplumsal algı yatıyor ve bu yüzyıllarla perçinlenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla ancak toplumsal bir dönüşümle ortadan kalkabilecek bir problem. Elbette ki bu konuda yasalar da güvence olarak büyük önem taşıyor. Fakat toplumsal dönüşüm söz konusu olmadığında yasaların ne kadar geçerliliği olduğu tartışılır. LGBTİ bireylere her zaman muhalif çevreler tarafından getirilen eleştiri de evlilik hakkı talebinde bulunuyor olması. Bu kesime göre evlilik bir hak değil bir sorun, yani zararlı bir kuruma dahil olmanın faydası olmayacağı gibi bir algı söz konusu. İyi ya da kötü, herhangi bir kurum söz konusu olduğunda cinsiyet kimliği/cinsel yönelim/ırk gibi farklılıklara bakılarak hak tanınıyor olması bir problem. O halde aklımda şöyle bir soru canlanıyor, günümüz koşullarında bir işte çalışmak ücretli kölelikse, neden kadınların çalışma hayatına katılımı için mücadele veriyorsunuz? Çeşitli haklar söz konusu olduğunda dezavantajlı grupların talebini eleştirmek ancak köstek olmak olarak tanımlanabilir.

LGBTİ bireyler etik topluluğun dışında tutulur ve dahil olmak için bir mücadele söz konusudur. Meseleyi buradan ele aldığımızda her şey oldukça netleşiyor. Bu durumda sosyalist ya da muhafazakar her LGBTİ bireyin, LGBTİ olmayanlarla aynı haklara sahip olmaları için söz söylemek gerekli oluyor. Ayrıca heteroseksizm aynı zamanda heteroseksüel bireyler için de bir sınırlar silsilesi belirlediği için, LGBTİ olmayanların bu mücadele içerisinde kendilerini özne olarak konumlandırmaları oldukça önemli görünüyor. Hepimiz bu hareketin bir parçasıyız, heteronormativite hepimizin hayatında adaletsizlikler doğuruyor.

İnsan harici kişilerin etik topluluğa dahil olmaları için verilen mücadele bir adalet mücadelesidir. Bu durumda herkes için adalet talebi de beraberinde gelir. Hayvanları çok sevdiğimiz için değil (bir hak mücadelesi vermek için sevgi temelli yaklaşamayız) etik topluluğun dışında tutuldukları için bu mücadeleyi veriyoruz. Dolayısıyla insan harici hayvanlar dışındaki kişilerin de etik topluluktan dışlanmaları söz konusu olduğunda buna tepkisiz kalamayız. Elbette hayvan savunuculuğunda farklı bir nokta karşımıza çıkıyor. Ayrımcılığın öznesi mücadelenin bir parçası olamıyor. Bu durumda üzerimize çok daha fazla sorumluluk düşüyor.

İnsan hakları mücadeleleri söz konusu olduğunda, çeşitli ayrımcılıklara maruz kalan insanların, hayatlarında başka bir ayrımcılığı, türcülüğü barındırıyor olmaları yani vegan olmamaları elbette sorunun bir parçası. Veganlık bilgilendirmesi yaparken bir heteroseksüelden ve bir LGBTİ bireyden beklentilerimiz aynı olmalı. Aksi takdirde hem heteroseksist bir bakış açısıyla hem de özcü bir yaklaşımla ayrımcılığı yeniden üretirken kendimizi bulabiliriz. Toplum LGBTİ bireyleri etik topluluk dışında tanımlıyor olabilir, ancak bizim için durum böyle değilse, heteroseksüellerden beklentilerimizden farklı bir beklentiyle yaklaşıyor olmak oldukça hatalı olacaktır. Vegan olan ve henüz vegan olmayan heteroseksüeller olduğu gibi, vegan olan ve henüz vegan olmayan LGBTİ bireyler de var. Bu toplumsal mücadele içerisinde veganlığın adaletin temeli olduğunu anlatmak da veganlara düşüyor.

O halde kapitalizmle başlamayan ve muhtemelen yalnızca sistemsel bir değişimle son bulmayacak, toplumsal bir dönüşümle etik topluluğun dahilinde ırk/tür/cinsiyet kimliği/cinsel yönelim ayrımı yapılmayacak, adaletli bir toplum aşkına, adalet aşkına, adalet aşkıma!


Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin