(Bu yazı daha önce Vegan Abolisyon dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır)
(UYARI: Rahatsız edici görüntüler içerir.)
Hayvan hareketi ve veganlık dünya üzerinde uzun süredir devam ederken Türkiye’de de son zamanlarda bayağı ivme kazanmış durumda. Fikir ayrılıkları olan çeşitli fraksiyonlar hayvan hareketinde aktivizm yapıyor. Özellikle empati üzerinden dönen bir bakış açısının hem sosyal medyada hem sokakta, hareketin içine sindiğine dair örnekler görebiliyoruz. Hayvanı sömürüsünün uygulayıcısı olan insan bireyini, hedefin merkezine koyarak onun empati duygusunu güçlendirmek üzere bazı yöntemler ve söylemlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin, ineğin sütünü içen, tilkinin kürkünü, koyunun dersini giyen insanların bu yaratılan tecavüz kültürü ve endüstrisine ortaklık kurduğu için onlara tecavüz edilmesi gerekliliğini ortaya sunan argümanlar ortalıkta dolaştığı gibi, bu argümanlar, hayvan hareketinin mihenk taşı olarak görülüyor. Söyleyen kişiler de bu hareketin öncüsü olarak kabul ediliyor.
Aslında bununla ilgili vereceğim örnekleri teşvik eden kişi, vegan ve hayvan hareketinin öncülerinden biri olan Gary Yourofsky. Kendisi göğsünü gere gere “"Kürk giyen her kadın ve erkek tecavüzü öyle şiddetli biçimde tatmalı ki, kürkten korkar hale gelsin.” demiş ve bu sözünden dolayı da daha sonradan hiçbir özeleştiri getirmemiştir. Daha da kötüsü, hayvan hareketi içinde bu söze ilişkin bir protesto ya da kınama gerçekleşmemiş aksine bu sözü destekleyici eylemler ve görseller boy göstermiştir. Empati adı altında gerçekleştirilen ama aslında insan merkezcilikten ve misantropiden nem alan bu eylemler, diğer ayrımcılık biçimlerini de beraberinde getirerek hiyerarşi ve tahakküm üzerinden politik söylemler kurmuştur. Bunların genel odak noktasının da kadınlar olduğunu söylemeliyim; bu politikadan uzak, nefret yayıcı duruşun, patriyarkal kurgular ve cinsiyetçilikten ayrı bir parametreye düştüğünü söylemek zor. Bilhassa, bunları yeniden üreterek meşru gösteren kurgulardan bahsediyoruz. Gary Yourofsky’nin ilham (!) verdiği ve empati çatısı altında dile getirilen bu söylem ve eylemleri, vegan potansiyeli olan insanların karşısına temcit pilavı gibi çıkararak kişilere veganlık anlatmış olmuyoruz, aksine aramıza aşılması zor sınırlar döşüyoruz. Bunları kullanmamız, erkek egemen sistemi ve her sistem eleştirisinde başvurulan cinsiyetçiliği içselleştirmenin dışında bir zamanlar vegan olmadığımızı unutmamızdan kaynaklanıyor sanırım.
Ve tabii ki empatinin ne olduğunu bilmemekten. Empati gerçekten nedir? Bununla ilgili farklı yorumlar yapılabilir elbette. Ama en net anlatımla empati dediğimiz şey, ötekileştirilen gruba yapılan şiddet ve tahakkümün meşruluğunun sorgulanması ve sorgulatılması, aynısı bunu performe eden gruba ödetilerek yapılmaz. Bu tahakkümü yeniden üretmekle beraber cinsiyetçilik, ırkçılık gibi ayrımcılık biçimlerini tekrar ortaya sürer. Ki intikam ve nefret çığlıklarının güzellemesi olarak bize sunulan içinden anlamı boşaltılmış empati kavramı, cinsiyetçilik sosuyla erk’in er meydanı haline gelmiş durumda. Yani hayvanların da hissedebilir canlılar olduğu ve yaşamlarını sürdürmekten çıkarları olduğu üzerinden yürütülen vegan hareketin, toplumsal cinsiyet inşası ve hiyerarşisine zemin hazırlayıp bunu normalleştirdiğine dair örneklere şahit oluyoruz.
PeTA, yıllardır empati kelimesini bize kürk giyen kadınların üstüne kan kırmızısı boyalar atarak yutturmaya çalışıyor. Amaç, kadının cinayet faili olduğunu anlaması, pişman olup vegan olması. Bu gerçekten mümkün olabilir mi? Bu zamana kadar o nefret suçuyla kaç kadın vegan olmuş olabilir? Diğer veganlara aşık atacak (!) zekasıyla veganların daha çok kadınlardan oluştuğunu tespit edip, erkeklerin veganlığa giden kalbini kadının cinselliğini ve bedenini metalaştırmakta bularak güya politika yapan PeTA(1), bununla ilgili de verili sonuçlara sahip mi? Ama işe yaramadığı ortada, yoksa bir feminist arkadaşım vegan olduğumu ve bir vegan örgüt içerisinde yer aldığımı öğrenince ondan “Siz şimdi kürk giyen kadınlara saldırıyorsunuz, değil mi?” sözlerini işitmezdim. Empati dediğimiz şey, kişiyi toplumsal cinsiyetinden ötürü şiddete açık bir hâle getirmeye dönüşüyorsa, bunun adı empati olmaz, kişiyi de asla vegan yapmaz.
Temsili:

PeTA, bir süre de, insanların güya hayvan eti yememelerini sağlamak için “Etin satıldığı market paketlerinde ya siz olsaydınız?” diyerek çıplak kadın bedenlerini paket içine yerleştirmişti. Bu da hayvanların, insanlar için mal ve kaynak statüsünde kullanılarak metalaştırılmasının, empati ekseninde kadınların metalaştırılmasıyla vücut bulması anlamına geliyor. Kuşkusuz PeTA için dahiyâne bir fikirdi bu, çok da tutulan bir kampanya olmuştu zaten. Sokaklarda et paketi içinde kanlı görüntüleriyle kadınlar… Aslına bakarsanız bu, bir yaratıcılık değil; çünkü biz medyanın kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti fetişleştirmesi sonucu, kadınların kan gölü içinde resmedilmesine tanığız. Çıplak kadın bedeninin dikkat çekici olduğu düşüncesiyle oluşturulan kampanya ve bu kampanyanın insan ve insan harici bireyler arasında kurmaya çalıştığı empati, kadın bedeninin fetişleştirildiği bir fiyaskoya dönüşüyor. Ama bu hayvan eti yenilmesine karşı olan, kendini hayvan özgürlükçüsü olarak nitelendiren ve dahası vegan olan pek çok insan tarafından desteklenen bir kampanya oldu. Çünkü, ne de olsa bu sembolik bir gösteri. Carol Adams’ın da dediği gibi, “Yediğimiz etin, aslında eşsiz bir birey olduğu fakat eşsizliğinin, ayırt ediciliğinin, bireyselliğinin ortadan kaldırıldığı bir et parçasına, yığına dönüştürülmesi"nden(2) hareketle kadının "sadece” bir et parçası olarak sergilenmesiyle kadın bedeni ve cinselliğinin metalaştırılıp pornografik bir öğe haline getirilmesi, hareket içinde kendini tekrarlayan cinsiyetçi ve kadın düşmanı bir eylem olarak kazınıyor zihinlere.

Hayvanların derilerinin ve kürklerinin insan giyiminde kullanılmasına karşı yürütülen kampanyalar ve protestolar, hayvan hareketinin geçmiş tarihini oluşturan bir eylem biçimi. O yüzden hayvan etinin tüketilmesiyle benzer olarak kürk ve deriye karşı yürütülen kampanya ve protestolar vegan olmayanların bile en çok tepki gösterdiği durumlardan biri. Bu sebeple konuyla ilgili de çok fazla görsel görmek mümkün. Bunlardan birisi de, aşağıda yer alan karikatür.

Bu fotoğrafın, tilkinin derisinin insan giyiminde kullanılması, hayvanların mal ve kaynak olarak görüldüğü vegan olmayan bir dünyada türcülük öğretisi ve meşrusu sonucu oluştuğu gerçeğinin yok sayıldığı bir karikatür olması gerçeğinin yanı sıra, hayvanın bir insan gibi hareket ediyor oluşu da empatiyi de insan merkezcilik eksenine kaydıran bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Önceki kürk örneğinde gördüğümüz gibi, türcü zihniyetin değil de toplumsal cinsiyetinden ötürü kadının hedef haline geliyor oluşu da cinsiyetçi ve kadın düşmanı bakış açısından ileri geliyor. Kadına yönelik şiddetin meşrulaştırıldığı bu görselin, kürkün bir hayvan sömürüsü olduğunu kadınlara empati yoluyla anlatımı olarak bir hayvan hareketi savunusu olarak resmedilmesi, hayvan hareketinin patriyarkal ve cinsiyetçi bir hiyerarşi sistemine dönüştüğü gerçeğini ortaya çıkardığı gibi bu tip ayrımcılık ve sistem hiyerarşisine başvurulmasının en temel nedenlerinden biri de bu görselin ayrıca türcü de olup hayvan sömürüsünü topyekün ele alarak veganlığa dair bir mesaj vermemesinden de kaynaklanıyor.
5199 nolu yasa tasarısına karşı düzenlenmiş eyleme gittiğimde bir adamın taşıdığı pankart dikkatimi çekti. Lush’ın yürüttüğü kampanya (aşağıda), dövize taşınmış, insanlara hayvanların deneylerinin durdurulması mesajını veriyordu. Peki nasıl? Adama sorsak; bunun ismi, empatiydi.“Hayvanların deneye tabii tutulduğu ürünleri kullanan siz kadınlara, hayvanların yaşadığı acı ve zulmün aynısı yapılsa, siz nasıl hissesedersiniz?"mesajının verildiği Lush’ın bu kampanyasında, halka açık bir mekanda bir kadın, hayvan deneyinin gerçekleştiği ürünü kullandığı için 10 saat boyunca deney hayvanlarının yaşadığına karşılık aynı zulümle bir adam tarafından "cezalandırılıyor”. Empati, kıssasa kıssas ve ceza formatıyla verilen cinsiyetçilikle örülü bir hedef gösterme haline dönüşüyor. Kadınları zan altında bırakan bu eylem biçimi, kadınlara kadın oldukları için yapılan bir şiddet haline geliyor. Tabii bu, yaşadığımız topraklarda oldukça normalleşmiş ve meşruiyetini koruyan bir durum olduğundan, kişinin sokaklarda bu pankartı taşıması hiç de büyük bir sorun değil hâliyle.

Sosyal medyada bolca sergilenen bir fotoğraf da, süt endüstrisi gerçeğine parmak basmak adına paylaşılan aşağıdaki fotoğraf olmuştu. Bir çiftlik olduğunu tahmin ettiğimiz bir yerde bir kadının memelerinden, birilerinin süt sağarak yeni doğmuş çocuğunu ondan koparmaları tüm ‘çıplak’lığıyla resmediliyor. Fotoğrafın aslında çok masum (!) bir amacı var, vegan potansiyele sahip insanlara süt endüstrisinin gerçek yüzünü göstermek, sütünden yararlanılan hayvanların kaynak olarak kullanıldığı ve bunun bir sömürü gerçeği olduğunu insanlara resmetmek. Bu bizim de insanlara veganlık anlatırken başvurduğumuz bir yöntem olabiliyor, ineklerin kaynak olarak görülüp bedeninin sömürülerek sütün kendisinden alınması ve yavrusunun asla kullanamamasının yanı sıra ineklerin uğradığı tecavüz, veganlık anlatılarında insanlarla paylaştığımız bir gerçek. Ama asıl önemli olan bu gerçeğin sunulma tarzı, yani empati dediğimiz şeyin ne amaçla kullanıldığı. Empati eğer, bu gerçeği pornografi haline getiren ve kadınları hedef gösteren bir yerden gidiyorsa, hayvanların dışında kadınların da bu sömürü sisteminde, hayvanlarla eşit düzeyde yer aldığını söyleyebiliriz.

Kadın deyince aklımıza, cinse ait belirli özelliklerin gelmesinin yanı sıra sanırım kafamızda en çok beliren doğurgan olduğu yargısı. Fakat bu yargının genel ve mutlak olmadığı durumu bir türlü aklımıza gelmiyor. Kadının ve doğurganlığın el ele yürümesi tabii ki de patriyarkal kurgunun yarattığı tek tip kadın formuyla oluşan bir olgu. Hayvan dişisinin bedeninin sömürülmesini, insanlara anlatmanın en kolay yolu, insan dişisiyle özdeşleştirerek yapılan anlatım olabilecek olsa da bunun görsel olarak resmedilmesi, pornografinin yanı sıra tek tipleştirmeyi de beraberinde getiriyor. Kadın cinsini resmetmenin, onu sadece “Rahim ve atik bir sperm hücresinin döllediği büyük ve yuvarlak bir yumurtalık”(3) olarak görmekle kolaylaşan bir durum olduğunu göz ardı etmemek lazım ve ‘yine’ empati kılıfı altında resmedilen bu gerçek, bu fotoğrafın alt metninde de kendine yer edinen önemli bir örnek aslında.
Veganlık, vegan potansiyeline sahip insanlara anlatılması gereken ve öncelikle hayvanlara ama aslında tüm hissedebilir canlılar için hayat biçimimizle dillendirildiğimiz bir adalet talebi olduğu için türcülükle mücadele ederken diğer ayrımcılık biçimlerini uygulamak da veganlık anlayışıyla son derece çelişen bir durum. Yukarıda gördükleriniz, farklı yıllarda gerçekleştirilen bu çalışmalar, hayvan hareketine dikkat çekmek amacıyla, hayvanlar gibi ötekileştirilmiş başka bir grup olan kadınları meta olarak kullanmışlardır. İnsanların, insan harici hayvanların yaşadığı sömürü ve ayrımcılığı daha iyi idrak edebilmeleri için üretilen bu örnekler, patriyarkal kurguları ve cinsiyetçiliği yeniden üreterek kadınları türcülüğün sorumlusu olarak şiddete açık hedefler haline getirmiştir. İnsan formunda ve hayvanların değil insanların merkeze konulduğu bir bakış açısıyla ortaya serilen bu görseller, kadınların beden ve cinselliklerinin fetişleştirilmesiyle bir pornografi öğesine dönüşüp kadına yönelik düşmanlığı artıran ve kadın kırımını destekleyen erkek egemen sisteme hizmet eder pozisyondadır. Hiç kuşkusuz, bu görsellerin hazırlanması sokakta bir vegan stant kurarak insanlara veganlık anlatmaktan daha çok zaman kaybettireceği gibi veganlığa dair hiçbir kazanım da elde etmeyecektir. Empati yoluyla insanlara, hayvanların mal ve kaynak olarak kullanıldığı ve türcülük sistemi içerisinde bunun faili olduğu gerçeğini göstermek istiyorsak toplumun ötekileştirdiği grup olan kadınlara karşı nefret ve düşmanlık yayıcı söylemler ve eylemlerde bulunmak yerine vegan olmalı ve veganlık anlatmalıyız!
(1)Süpriz PeTA, seks satmıyor http://abolisyonistvegan.tumblr.com/post/73436734497/surpriz-peta-seks-satm-yor
(2) Pornography of Meat, Continuum International Publishing Group Inc, 15 East 26 Street New York, NY 10010, syf. 22, 2004.
(3) De Beauvoir, Simone. Le Deuxime Sexe. Paris: Gallimard, 1949. [İngilizce: The Second Sex. Çev. H.M.Parshley. London: Cape, 1953.]

Bir Cevap Yazın