Punch, bir kayanın önünde turuncu peluş oyuncağının yanında oturuyor.

“Hayvanları insanlardan daha çok önemsiyorsunuz”: Punch vakası, haklar ve sorumluluklarımız

Hayvanat bahçesinde tutsak edilen maymun Punch’ın hikâyesi sosyal medyada geniş yankı uyandırdı. Onun için kampanyalar başlatıldı, tutulduğu hayvanat bahçesine peluş oyuncaklar gönderildi. Pek çok kişi, karşılaştığı görüntülerden etkilenerek Punch’a destek olmak istedi.

Bu ilgi, beraberinde bir eleştiri dalgası da getirdi: “İnsanların, çocukların ölüm haberleri bu maymunun hikâyesi kadar bile ilgi görmüyor. Hayvanları insanlardan daha çok önemsiyorsunuz.”

Bu sözler, iki ayrı konuyu birbirine karıştırıyor: Bir hikâyeden neden etkilendiğimiz ile başkalarına karşı hangi sorumlulukları taşıdığımızı. Bu ayrımı yapmak, hem insan haklarını hem de hayvan haklarını anlamak açısından belirleyici.

Etkilenmek ile sorumlu olmak

İnsanların hangi olaylardan etkilendiği, hangi görüntülere tepki verdiği veya hangi hikâyelerle bağ kurduğu bir duygu ve ilgi meselesidir. Kimin hangi haklara sahip olduğu ve bu haklar karşısında bizim ne yapmakla yükümlü olduğumuz ise sorumluluk meselesidir.

Birinin yaşamının korunması, onun hikâyesinden ne kadar etkilendiğimize bağlı olamaz. Haklar, duygusal tepkilerimizden bağımsız olarak geçerlidir.

Üstelik Punch’a gösterilen ilgiden hareketle insanların hayvanları diğer insanlardan daha çok önemsediği sonucuna varmak da doğru değildir. Çoğunluk, gündelik yaşamında hayvanları önemser şekilde davranmıyor; hayvansal ürünler tüketmeye ve hayvan kullanımının parçası olmaya devam ediyor.

Punch’a duyulan üzüntü, hayvanlara yönelik istikrarlı bir ahlaki tutumu değil, görünür olmuş tekil bir hikâyeye verilen duygusal tepkiyi gösteriyor.

Punch, gri zeminde ayakta dururken turuncu peluş oyuncağına sarılıyor.

Bir hikâyenin yüzü ve ismi olduğunda

Bir mağduriyet, yüzü ve ismi olan bir anlatıya kavuştuğunda onunla duygusal bağ kurmak kolaylaşıyor. İnsanlar kendilerini o hikâyenin içine yerleştirebiliyor, karşılarındaki bireyi tanıdıklarını hissedebiliyor.

Geçtiğimiz yıllarda kesimden kaçan Ferdinand’a gösterilen ilgi de buna bir örnekti. Birçok kişi onun hikâyesinden etkilendi, yakalanmamasını ve öldürülmemesini istedi. Ancak bu kişilerin pek çoğu daha sonra hayvansal ürünler tüketmeye ve hayvan kullanımının faili olmaya devam etti.

Ferdinand için hissedilen üzüntü, diğer hayvanlara karşı da geçerli bir sorumluluk anlayışına dönüşmedi. Çünkü tepkinin merkezinde haklar değil, o anda görünür olan bir bireyin hikâyesi vardı.

Benzer bir durum insanlar söz konusu olduğunda da yaşanıyor. Binlerce insanın ölümü uzak bir sayı gibi algılanırken, tek bir fotoğraf günlerce gündemde kalabiliyor. Normalde konuya duyarsız kalan kişiler bile o görüntü karşısında güçlü bir tepki verebiliyor.

Kıyıya vuran bedeniyle dünyayı sarsan Aylan bebeği hatırlayalım. Göç karşıtı politikaları savunanlar da o fotoğrafa üzüldü. Ancak çoğu için bu anlık üzüntü, göçmen karşıtı görüşlerini sorgulamalarına bile yol açmadı.

Bir görüntüden etkilenmek, o görüntüdeki haksızlığı mümkün kılan tutumları değiştirmeye her zaman yetmiyor.

Empati ekonomisi nasıl işliyor?

Empatiyi bir kaynak olarak düşündüğümüzde, bu kaynağın eşit veya tutarlı biçimde dağılmadığını görebiliriz. Algoritmaların neyi öne çıkardığı, hangi hikâyenin daha çarpıcı bulunduğu, hangi görüntünün duyguları harekete geçirdiği ve nasıl sunulduğu, kimin ilgi göreceğini etkiliyor.

Bu yüzden insanların kullanımı için sistematik olarak öldürülen milyarlarca hayvan ve hayvanat bahçelerinde tutsak edilen niceleri, bu empati ekonomisinde kendilerine yer bulamıyor. İsimlerini bilmediğimiz, hikâyelerini görmediğimiz hayvanlar, görünür olan birkaç bireyle aynı ilgiyi görmüyor.

Oysa bir insanın ya da hayvanın önemli çıkarlarını korumayı yalnızca ilgi çekme ihtimaline bağladığımızda, koruma bir hak olmaktan çıkıp hayırseverliğe dönüşüyor.

Hayırseverlik mantığında sınırlı kaynaklar için yarışan farklı kampanyalar bulunuyor. İlgi ve bağışlar, bu kampanyalar arasında dengesiz ve anlık biçimde dağılıyor. Punch’ın tutulduğu hayvanat bahçesine çok miktarda peluş oyuncak bağışlanması, bu dengesiz dağılımın bir örneği.

Böyle bir düzende dezavantajlı gruplar, seslerini duyurabilmek için birbirleriyle rekabet eder duruma sokuluyor. “Ona değil buna üzülün” şeklindeki çağrılar da bu rekabeti yeniden üretiyor.

Gündem değişirken sorumluluklarımız ne oluyor?

Bütün bunlar yoğun bir kötü haber akışının içinde gerçekleşiyor. İnsanların ilgisi sürekli bir konudan diğerine atlıyor. Bugün gündemde olan bir felaket, günler hatta saatler içinde yerini başka bir olaya bırakabiliyor.

Bir hafta Punch’a üzülenlerin bir kısmı, önceki hafta balık avlayan bir adamın hikâyesine üzülüyordu. Bu yazının başlığını gören bazı kişiler bile “Hâlâ mı Punch konuşuluyor?” diye düşünmüş olabilir.

Ancak gündemin değişmesi, mağduriyetin sona erdiği anlamına gelmiyor. Birinin artık ilgi görmemesi, ona karşı sorumluluklarımızı ortadan kaldırmıyor.

Haklar yaklaşımının önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Haklar, korunmayı ilgi çekme ihtimaline bağlayan anlayışı reddediyor. Korumayı bir duyguya değil, bağlayıcı bir sorumluluğa dayandırıyor.

Bir yaşamın korunması, bizim o anki “yüce gönüllülüğümüze” bırakılamaz.

İnsan haklarına da hayvan haklarına da bu yüzden ihtiyacımız var

İnsan haklarına ihtiyacımız var; çünkü insanların yaşamı, başkalarının onlara ne kadar yakın hissettiğine veya dalgalanan ilgilerine göre korunamaz.

Çocukların ve diğer tüm insanların milliyetinden, etnik kökeninden ya da başka özelliklerinden bağımsız olarak korunması bir yükümlülüktür. Bu yükümlülük, insanların o gün hangi hikâyeye odaklandığına göre değişemez.

Hayvan haklarına da aynı nedenle ihtiyacımız var. Hayvanların yaşamı, insanların kısa süreli hayvanseverlik dalgalarına emanet edilemez.

Hayvan haklarını tanımak; hayvanların insan malı, eşyası, malzemesi veya kaynağı olduğu fikrini reddetmek demektir. Onları kullanmama yönündeki bağlayıcı sorumluluğumuzu kabul etmek demektir.

İnsanların bazı hayvanlara isim verip üzülürken diğerlerini mal ve kaynak olarak kullanmaya devam ettiği bir düzende, hayvanların haklarının korunduğundan söz edemeyiz.

Sorunu tekil dramlara indirgemek yerine bu problemlerin temeline indiğimizde, hayvan haklarını tanımanın onları kullanmayı bırakmayı gerektirdiğiyle yüzleşiriz. Bunun yaşamımızdaki karşılığı veganlıktır.

“Bugün kime üzüldük?” sorusunun ötesine geçmek

Sevgi, merhamet ve empati gerçek duygular olabilir. Ancak seçicidirler ve dalgalanırlar. Bir insanın ya da hayvanın yaşamını bu dalgalanmaya emanet edemeyiz.

Haklar yaklaşımı, “Bugün kime üzüldük?” sorusunun yanına bağlayıcı bir soru koyar: “Bu ihlali engellemek için ne yapmak zorundayız?”

Punch’a üzülmek, insanlara üzülmek ve çocuklara üzülmek birbirinin rakibi değildir. Duygularımızı bir yarışa dönüştürmek, kimsenin haklarını güvence altına almaz.

Asıl soru şudur: İnsanları ve hayvanları korumak, ilgimizin iniş çıkışlarına mı bağlı kalacak? Yoksa söz konusu birey kim olursa olsun, hak ihlalini engelleyen bir sorumluluk anlayışı mı benimseyeceğiz?

Hayvanlar söz konusu olduğunda bu sorumluluğun ilk adımı, hayvan kullanımına son vererek vegan olmaktır.

Vegan olmak için bilgi ve destek alın.

Yazan: Berk Efe Altınal

Bu yazı, 1 Mart 2026 tarihli Instagram paylaşımından blog için düzenlenmiştir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın