Abolisyonist Yaklaşımın 5. İlkesine Dair Trans-Kapsayıcı Duruşumuzdur

Son birkaç hafta içinde, bu zamana kadar birçok konuda birlikte hareket ettiğimiz ve fikirlerini önemsediğimiz bazı veganlarla temel ve son derece önemli bir konuda ayrıştığımızı gördük. Gary L. Francione ve diğer bazı veganlar, apaçık transfobik bulduğumuz bir pozisyon benimsediler. Türkiye’nin vegan aktivist taban hareketi olarak, 10 yıldan uzun süredir, Gary L. Francione ve Anna Charlton tarafından geliştirilen Hayvan Haklarına Abolisyonist Yaklaşımın Altı İlkesini takip etmekteyiz. Yaklaşımın beşinci ilkesi, hayvan hakları aktivistlerinin neden ırkçılık, cinsiyetçilik, heteroseksizm, transfobi ve diğer tüm insan hakları meselelerine dair bir duruşu olması gerektiğinden bahsediyor. Bizim transfobiye karşı feminizmle yakın ilişki içindeki duruşumuz şu şekilde:

Abolisyonist yaklaşımın kuramcılarından Francione, transların yaşama, barınma ve iş bulma haklarını desteklediğini, ancak cinsiyet kimliklerini kabul etmeye mecbur bırakılmasının haksızlık olduğunu iddia ediyor. Oysa ki, “trans haklarını desteklemekle birlikte, trans bireylerin cinsiyet kimliğini kabul etmemek” şeklinde bir hak savunusu olamaz. Trans bireylerin karşılaştığı sorunların büyük bir kısmı zaten cinsiyet kimliklerinin reddedilmesinden kaynaklanmaktadır. Cinsiyet kimliğinin doğuştan gelen biyolojik donanımla ilgisi yoktur. Meseleyle ilgisinin olmamasına rağmen tartışmayı biyoloji vurgusu üzerine kurmak ayrımcılıktır. Üstelik, sürekli biyolojiye vurgu yapmak, yüzyıllardır süregelen ataerkinin sözde dayanaklarını yeniden ürettiği için natrans kadınlar için de problematiktir.

Francione’un trans dışlayıcı feministlerle ortak iddialarından biri de, trans haklarının natrans heteroseksüel kadınlar ve eşcinsellerin hak ve özgürlükleriyle çatışma içerdiği. Oysa ki, aralarında hem natrans heteroseksüel hem de lezbiyen ve biseksüel kadınların olduğu birçok trans kapsayıcı feminist, bu iddiayı reddediyor. Bu sözde çatışma, zaten yoğun biçimde transfobik olan toplumda ahlaki panik yaratarak sağ kanat gündemlerinin yayılması adına etkili bir araca dönüşmüş durumda. Trans bireyleri marjinalize eden her söylem, anında, önce eşcinsel kimliğini sonunda da natrans kadın kimliğini mümkün olduğunca baskılama ve bastırma üzerine kurulu muhafazakâr ajandanın bir parçası haline geliyor. Bizler Türkiye’de bu paterni, insan hakları meselelerinin birbiriyle ne kadar sıkı bağlar içerdiğinin net bir örneği olarak onyıllardır gözlemliyoruz.

Trans haklarının kadın haklarından ayrılabileceği ve kadın haklarıyla çatışmalı görülüp reddedilebileceği iddiası, iki hak mücadelesinin de yanlış anlaşılmasından başka bir şey değildir. Bu yanlış kurulumun altında yatan, trans kadınların aslında erkek olduğuna dair problemli varsayımdır. Bu yanlış önerme, mantıklı bir analiz olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Trans kadınların natrans kadın hakları hareketine zarar vereceğine dair bağnaz kehanetlerin altında, trans kadınları erkek sayan bu peşin hükümlü önerme yatmaktadır. Önerme, daha önce bahsettiğimiz üzere, trans kadınların doğuştan gelen ve cinsiyetlendirilmelerinin bazı olası tıbbi gereksinimler dışında hiçbir işlevi olmayan organları referans alınarak öne sürülmektedir. Bu sebeple, Francione’u ve abolisyonist vegan olduğunu iddia eden tüm trans dışlayıcı feministleri, bu toplumsal bağlamlı tartışmayla hiçbir ilgisi olmayan “biyolojik erkek” ifadesini kullanmayı bırakmaya davet ediyoruz. Eşcinsellere bazı organlarının üreme fonksiyonunu referans alarak “biyolojik heteroseksüel” demek ne kadar gereksiz, tuhaf ve ayrımcıysa, trans kadınları “biyolojik erkek” olarak nitelendirmek de aynı sorunları içerir.

Francione’un biyolojiyi yorumlama biçimi üzerinden bir iddiası da, trans kadınların kadın olduğunun metafizik bir inanç olduğu. Hristiyanların inanma hakkına saygı duyup metafizik inançlarını kabul etmeyi reddetmekle, trans haklarına saygı duyup trans kimliğini reddetmeyi benzer görüyor. Aynı Francione, translara karşı eşcinsellerin haklarını savunduğunu iddia ediyor. Oysa trans kimliğini biyolojik donanım sebebiyle metafizik olarak nitelendirmekle, eşcinsel kimliğini biyolojik işlev üzerinden metafizik olarak nitelendirmek arasında hiçbir fark yok.

Biyolojik sınıflandırmanın yanlış yorumlanarak cinsiyet kimliği tartışmasına katılmasından doğan yanlış önermeler terk edildiğinde ve trans kadınlar sahip oldukları kimlikle görüldüğünde, çatışmalı olduğu düşünülen tüm meselelerin farklı bir bakış açısıyla görülebileceğini düşünüyoruz. Aslında tam da bu sebeple, trans haklarıyla ilişkilendirilen meseleler trans kimliğinin kabul edilmesinden ayrı düşünülemez; bunun yapılabileceğine dair bir varsayım, bireysel ve toplumsal anlamda zararlı görüşlere zemin teşkil eden safsatalara sebep olacaktır. Transfobik ideolojinin temel önermesini reddetmeden, niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, transfobinin pratikteki sonuçları ve bağlamlarına da karşı çıkmamız mümkün olmayacaktır. Trans bireylerin yaşamlarını tehlikeye atan, bu ideolojinin ta kendisidir. Trans haklarını desteklediğini iddia edip de bu ideolojiyi reddetmemek, kadınların yasada erkeklerle eşit olduğunu savunup aslında eşitlik için biyolojik anlamda yeterli olmadıklarına inanmakla benzer bir çelişki içerir. Niyetiniz hak savunusu olsa dahi, bu sizi çözümün değil problemin bir parçası kılar.

Şunu da vurgulamak istiyoruz: Kadın haklarını tek cinsiyetli alanlar üzerinden tanımlamak, tehlikeli bir muhafazakarlık biçimidir. Karma cinsiyetli alanlarda erkek saldırısını ve cinsel şiddeti normalleştirir; bu perspektifin çözüm önerisi cinsel şiddetin eğitim, yaptırım ve ceza yoluyla engellenmesi değil, kadın ve erkek alanlarının ayrılmasıdır. Örneğin, pembe otobüs, plajlarda cinsiyet ayrımı ve kadınla erkeğin ayrı okullarda eğitim görmesi gibi öneriler de benzer biçimde gerekçelendirilebilir. Buradan varılacak nokta, kadınları erkeklerden korumak adına kamusal alanın tamamen ayrılması; zoraki ortak alanlarda da kadın bedeninin örtü yoluyla erkek gözünden uzak tutulmasıdır. Biz bu tabloyu tarih kitaplarından ve komşu coğrafyalardan biliyor, böyle bir yaşama hapsedilmenin düşüncesiyle dahi tedirgin oluyoruz. Öyleyse, cinsel şiddetin çözümünü böyle bir düzene kaynaklık edecek fikirlerde arayamayız.

Şu konuya açıklık getirmekte fayda var: Erkek şiddeti, aynı alanı paylaşmaktan değil, ataerkiden kaynaklanır. Biyolojisi üzerinden kadın olarak tanımlanan kişilerin iradelerini ve rızalarını yok saymaktan, bedenlerini diğerlerinin amaçlarına tek taraflı araçlık edebilecek metalar olarak görmekten kaynaklanır. Bu perspektifin üzerine gidilmediği sürece, kadınların erkeklerden ayrı tutulmaları bir işe yaramayacaktır. Aksine, ulaşılamayan arzu nesneleri olarak, ulaşıldıkları anda daha fazla şiddete maruz kalmaları oldukça muhtemeldir. Kadına şiddet haberlerini en çok muhafazakâr toplumlardan almamız tesadüf değildir.

Tüm bunlarla birlikte, abolisyonist veganlar olarak, eğitim çalışmalarının sürekliliği üzerine kurduğumuz hareketimizde, herkesin hak mücadeleleri lehine dönüşebileceğine dair umudumuzu kaybetmiyoruz. Toplumsal dönüşümü sağlıklı bir biçimde gerçekleştirebilmek için, öncelikle kendimizi dönüştürmemiz gerektiğini her fırsatta birbirimize ve çevremize hatırlatıyoruz. Bu bağlamda, aramızdan herhangi birini transfobik, ırkçı, cinsiyetçi ya da kadın düşmanı bir görüş benimsediğine dair uyarmanın, birçok ayrımcılık biçiminin son derece yerleşik olduğu bir toplumda, bir hakaret değil, yerine getirilmesi şart olan bir sorumluluk olduğunu biliyoruz. Yıllardır vegan aktivizm yapmamıza rağmen hiçbirimizin henüz tam olarak kurtulamadığı türcülük, bu konudaki en net referansımız. Nasıl ki türcülükten kurtulmamıza daha nice öğrenmeler, öğretmeler, tartışmalar, gözlemler, deneyimler ve düşünce süreçleri var; aynı şey ayrımcılığın diğer biçimleri için de geçerli. Bunun farkında olmak, ayrımcılıklardan kurtulmanın zeminini hazırlamaya dair tek çıkış noktamız ve tek umudumuz. Ayrımcı olmadığımızı iddia ederek bu zemine zarar verme hakkımız da lüksümüz de yok. Birileri bizi ayrımcı görüşlerimize dair uyarma sorumluluğunu yerine getirirken, kendi üzüntü ve hayal kırıklıklığımızı tartışmanın merkezine koymak, ayrımcılığa ve şiddete uğrayanlara hiçbir fayda sağlamaz. Bu uyarıları kişisel almayıp bir öğrenme fırsatına dönüştürmek hepimizin yükümlülüğü. Bu sebeple, bize yönelttiği tüm serzenişlere rağmen, sorumluluğumuzu yerine getirip, Francione ve abolisyonist olduğunu iddia eden trans dışlayıcı veganlara, görüşlerinin son derece transfobik ve insanların yaşamlarına kastedecek kadar da tehlikeli olduğunu belirttik. Bizimle aynı fikirde olan tüm veganları da aynı tavrı almaya, gereken uyarıları yeri geldiğince, zaman ve moral gibi kaynakları elverdiğince yapmaya davet ediyoruz.

Francione’un transfobik görüşlerine rağmen Francione’la anılan Abolisyonist Yaklaşımı savunmaya ve yaymaya devam etmemiz size ilk bakışta çelişkili görünmüş olabilir. Bu noktada şunu hesaba katmanızı isteriz: Transfobik görüşlerini kamusal alanda sadece birkaç ay önce dile getiren, üstelik 2019’da trans dışlayıcı feministlere karşı çıktığı görüşlerini oldukça detaylı, net ve sert bir biçimde dile getirmiş olan Francione’un konu hakkında birkaç yılda bir değişen görüşleri, 10 yıldan uzun zamandır Abolisyonist Yaklaşımı çalışan, üstelik bu yaklaşımı Türkiye’de başarılı bir şekilde pratiğe dökmüş olan Abolisyonist Vegan Hareket’i bağlamaz. Aksine, kurama son derece hakim olduğumuz için, kuramın insan haklarını gözetmeyi şart koşan 5. ilkesinin bizzat Francione tarafından ihlâl edildiğini görebiliyoruz. Francione’un kendi kitaplarında 6 ilkenin 6’sını da şart koştuğu, bizim de bu kitaplar ve yazıları yıllardır çalışıp benimsediğimiz düşünüldüğünde, Francione, sizlere yıllardır anlattığımız Abolisyonist Yaklaşımın gerektirdiği anlamda abolisyonist değildir. O yüzden, Abolisyonist Yaklaşımı anlatmaya ve tartışmaya devam edecek, ancak bundan sonra Francione’la hiçbir şekilde birlikte hareket etmeyeceğiz. Kurama dair kendisine referans vermemiz gerektiğinde, transfobik görüşlerine yönlendirmemek adına gereken tüm uyarıları yapacağız. Abolisyonist Yaklaşım bir taban hareketi önerisi üzerine kuruludur ve kuramcısı da dâhil olmak üzere herkes için gerekli olduğunu düşündüğümüz pozisyonu almazsak, hayvan hareketine zarar veren hiyerarşik dernek örgütlenmesinden bir farkımız kalmaz.

Sizleri, dünya üzerindeki türcü önermeler üzerine kurulmamış tek yaklaşım olmaya devam eden Abolisyonist Yaklaşımı bizlerden dinlemeye, bu bağlamda da, vegan değilseniz vegan olmaya, vegansanız bu kuramı öğrenmeye, bilinçli birer vegan aktivist olarak harekete ayırdığınız zaman ve çabayı en verimli şekilde kullanmaya davet ediyoruz. Şu an dünya üzerindeki en dinamik abolisyonist hareket olarak, bilgi, gözlem ve deneyimlerimizi atölyelerde, pikniklerde ve stantlarda sizlerle paylaşmaya can atıyoruz. Dünya üzerindeki en yaygın ve yerleşik ayrımcılığa karşı yürüttüğümüz ve hareketimizin merkezine koyduğumuz hayvan hakları mücadelesi de dâhil olmak üzere tüm hak mücadelelerimizi, dinamik taban hareketimiz yoluyla, dönüşe dönüşe, büyüye büyüye kazanacağız.

Abolisyonist Vegan Hareket

[English]

Our Trans-Inclusive Position on the Fifth Principle of the Abolitionist Approach

Over the past few weeks, we have found ourselves divided on a fundamental and critically important issue from some vegans with whom we have acted together on many occasions and whose views we value. Gary L. Francione and several other vegans have adopted a position that we find unequivocally transphobic. As Turkey’s grassroots vegan activist movement, we have followed the Six Principles of the Abolitionist Approach to Animal Rights, developed by Gary L. Francione and Anna Charlton, for more than ten years. The fifth principle explains why animal rights activists must take a stand against racism, sexism, heterosexism, transphobia, and all other forms of human rights injustice. Our feminist-aligned position against transphobia is as follows:

Francione, one of the theorists of the Abolitionist Approach, claims that he supports trans people’s rights to life, housing, and employment, but that it is unjust to compel him to accept their gender identities. Yet there can be no genuine defence of rights that takes the form: “I support the rights of trans people, but I do not accept their gender identities.” A significant part of the oppression trans people face stems precisely from the denial of their gender identities. Gender identity is not determined by the biological characteristics a person is born with. Framing the discussion around biology, despite its irrelevance to the issue, is discriminatory. Moreover, the persistent emphasis on biology is also harmful to cisgender women because it reproduces the alleged foundations on which patriarchy has rested for centuries.

Another claim Francione shares with trans-exclusionary feminists is that trans rights conflict with the rights and freedoms of cisgender heterosexual women and gay people. Yet many trans-inclusive feminists—including cisgender heterosexual, lesbian, and bisexual women—reject this claim. This supposed conflict has become an effective instrument for spreading right-wing agendas by generating moral panic in societies already marked by pervasive transphobia. Any discourse that marginalises trans people is quickly absorbed into a conservative agenda built around suppressing gay identities and, ultimately, restricting cisgender women’s identities and lives as far as possible. In Turkey, we have observed this pattern for decades as a clear example of how deeply interconnected different human rights struggles are.

The claim that trans rights can be separated from women’s rights, treated as being in conflict with them, and consequently rejected reflects a misunderstanding of both struggles. Underlying this false framing is the problematic assumption that trans women are actually men. This false premise makes any coherent analysis impossible. The bigoted predictions that trans women will harm the cisgender women’s rights movement rest on this prejudiced assumption that trans women are men. As we have already noted, this assumption is based on the organs trans women were born with—organs that have no relevance to their gender apart from certain possible medical needs. We therefore call on Francione and all trans-exclusionary feminists who claim to be abolitionist vegans to stop using the term “biological male,” which has no relevance to this socially situated discussion. Just as it would be unnecessary, bizarre, and discriminatory to call gay people “biologically heterosexual” by referring to the reproductive functions of some of their organs, describing trans women as “biological males” entails the same problems.

Another claim arising from Francione’s interpretation of biology is that recognising trans women as women amounts to a metaphysical belief. He draws a parallel between respecting Christians’ right to believe without accepting their metaphysical beliefs and respecting trans rights without accepting trans identities. At the same time, Francione claims to defend the rights of gay people against trans people. Yet there is no difference between describing trans identity as metaphysical on the basis of biological characteristics and describing gay identity as metaphysical on the basis of biological function.

We believe that once the false premises created by the misapplication of biological classification to questions of gender identity are abandoned, and trans women are recognised according to their actual identities, all the issues presumed to involve a conflict can be viewed from a different perspective. This is precisely why issues associated with trans rights cannot be separated from the recognition of trans identities. Assuming otherwise gives rise to fallacies that provide a foundation for harmful views at both individual and societal levels. Unless we reject the central premise of transphobic ideology, we cannot oppose its real-world consequences and contexts, regardless of how good our intentions may be. It is this ideology itself that places trans people’s lives in danger. Claiming to support trans rights while refusing to reject this ideology entails a contradiction similar to arguing that women should be legally equal to men while believing that they are biologically incapable of equality. Even if your intention is to defend rights, this makes you part of the problem rather than the solution.

We also want to emphasise that defining women’s rights through single-sex spaces is a dangerous form of conservatism. It normalises male aggression and sexual violence in mixed-gender spaces; rather than seeking to prevent sexual violence through education, sanctions, and criminal penalties, it proposes the segregation of women’s and men’s spaces as the solution. Proposals such as women-only buses, gender-segregated beaches, and separate schools for women and men can be justified in much the same way. The logical conclusion of this reasoning is the complete segregation of public space in the name of protecting women from men and, in unavoidable shared spaces, the concealment of women’s bodies from the male gaze. We know this picture from history books and neighbouring regions, and even the thought of being confined to such a life fills us with unease. We cannot, therefore, seek a solution to sexual violence in ideas that would pave the way for such a social order.

It is important to be clear on this point: male violence does not arise from sharing the same spaces; it arises from patriarchy. It stems from disregarding the agency and consent of people identified as women on the basis of their biology and from treating their bodies as commodities that may be used unilaterally as instruments for other people’s purposes. Unless this perspective is directly challenged, separating women from men will accomplish nothing. On the contrary, when women are constructed as inaccessible objects of desire, they are likely to face even greater violence whenever they become accessible. It is no coincidence that we most frequently hear reports of violence against women from conservative societies.

At the same time, as abolitionist vegans whose movement is grounded in continuous education, we have not lost hope that everyone is capable of transforming themselves in support of struggles for rights. We continually remind ourselves and those around us that, to achieve healthy social transformation, we must first transform ourselves. In this context, we understand that warning one another about transphobic, racist, sexist, or misogynistic views is not an insult but a responsibility that must be fulfilled in a society where many forms of discrimination are deeply entrenched. Speciesism—which none of us has yet entirely overcome despite our years of vegan activism—provides our clearest point of reference. Just as overcoming speciesism requires continued learning, teaching, discussion, observation, experience, and reflection, the same applies to other forms of discrimination. Recognising this is our only starting point and our only hope for creating the conditions through which discrimination can be overcome. We have neither the right nor the luxury of undermining those conditions by simply declaring ourselves free of prejudice.

When someone fulfils their responsibility to challenge our discriminatory views, centring our own hurt and disappointment in the discussion does nothing to help those subjected to discrimination and violence. It is our shared responsibility not to take such warnings personally but to turn them into opportunities for learning. For this reason, despite all the reproaches he has directed at us, we have fulfilled our responsibility by telling Francione and trans-exclusionary vegans who claim to be abolitionists that their views are profoundly transphobic and dangerous enough to put people’s lives at risk. We call on all vegans who agree with us to take the same position and, whenever appropriate and insofar as their time, emotional capacity, and other resources permit, to issue the necessary challenges.

Our continued defence and promotion of the Abolitionist Approach associated with Francione, despite his transphobic views, may initially appear contradictory. At this point, we ask you to consider the following: Francione only began expressing these transphobic views publicly a few months ago. Moreover, in 2019, he expressed his opposition to trans-exclusionary feminists in detailed, unequivocal, and forceful terms. His views on the subject, which appear to shift every few years, do not bind the Abolitionist Vegan Movement, which has studied the Abolitionist Approach for more than ten years and successfully put it into practice in Turkey. On the contrary, because we have a thorough understanding of the theory, we can recognise that Francione himself is violating its fifth principle, which requires a commitment to human rights. Given that Francione insists in his own books that all six principles are indispensable, and that we have studied and embraced these books and writings for years, Francione is not an abolitionist in the sense required by the Abolitionist Approach we have long presented to you.

We will therefore continue to explain and discuss the Abolitionist Approach, but we will no longer act together with Francione in any capacity. Whenever it is necessary to refer to his work on the theory, we will include all appropriate warnings so as not to direct people towards his transphobic views. The Abolitionist Approach is founded on the proposal of a grassroots movement. If we fail to take the position we believe is required of everyone—including its theorist—we will be no different from the hierarchical organisational model of associations that has caused so much harm to the animal movement.

We invite you to learn about the Abolitionist Approach from us—an approach that remains the only one in the world not founded on speciesist premises. In this context, if you are not vegan, we invite you to become vegan; if you are already vegan, we invite you to study this theory and use the time and effort you devote to the movement as effectively as possible as an informed vegan activist. As the most dynamic abolitionist movement in the world today, we are eager to share our knowledge, observations, and experiences with you through workshops, events, and outreach stalls. Through our dynamic grassroots movement, we will win all our struggles for rights—including the struggle for animal rights that we place at the centre of our movement against the most widespread and deeply entrenched form of discrimination in the world—by transforming ourselves and growing together.

Abolitionist Vegan Movement, Turkey


Yorumlar

Bir yanıt yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin