İnsanlarla İlgili Aşamalı Reformlar ile Hayvanlarla İlgili Refah Düzenlemeleri Arasında Kurulan Benzerlik Hatalıdır

image

Şöyle bir soru aldık:

Eğer hapishane sisteminin hatalı olduğunu düşünüyorsak ve bu sistemi ortadan kaldırmak istiyorsak, yine de pek çoğumuz bu sistem tarafından alıkonulmuş mahkumların yaşam şartlarını iyileştirecek tek konulu kampanyalar yapmakta problem görmezdik, öyle değil mi? Peki öyleyse hayvanlar söz konusu olduğunda neden bu kampanyalarda bir sorun olduğunu düşünelim?

Öncelikle, bu soruyu soran kişinin kullandığımız temel terminolojiye dair kafası karışmış. Kullanmakta olduğu örnek eğer hayvanlar söz konusu olsaydı bir “tek konulu kampanya” değil, bir “refah reformu kampanyası” olurdu. Yani bu durumda, verdiği örnekteki gibi bir hapishane kampanyasının, hayvan kullanımını tamamıyla kaldırmak istediğimizi söylediğimiz ama daha büyük kafesler için çalıştığımız bir kampanya ile benzerlik göstediği fikrini taşımakta. Bu, refahçıların konu üzerine geleneksel olarak savundukları görüştür. Her neyse, konuyla ilgili olarak Animal Rights: The Abolitionist Approach [Hayvan Hakları: Abolisyonist Yaklaşım] kitabından bir bölümü yayınlıyoruz. Bu bölüm, insanlarla ilgili meselelerde, hayvan refahı düzenlemelerindekilere benzer düzenlemeleri savunuyor olduğumuz şeklindeki refahçı iddianın hatalı bir iddia olduğunu göstermektedir:

“Daha ‘insani’ köleliği, daha ‘insani’ tecavüzü ya da temel insan haklarının daha ‘insani’ biçimlerde ihlal edilmesini teşvik etmiyor olduğumuz halde, ‘insani’ hayvan sömürüsünü teşvik etmenin türcülük olduğu şeklindeki abolisyonist görüşlere karşı refahçıların iddiası, aslında temel insan haklarının daha ‘insani’ biçimlerde ihlal edilmesini de teşvik ettiğimizdir.

Bununla ilgili verdikleri olağan örnek Uluslararası Af Örgütü’dür. Af Örgütü siyasi tutuklamalara karşı çıkar ve siyasi hükümlülerin serbest bırakılmaları için çalışma yürütmektedir. Fakat bunu yapamıyorlarsa, hükümlülere işkence edilmesine karşı çıkarlar. Refahçılar kendi çalışmalarını Af Örgütü’nün çalışmalarına benzetir ve eğer hayvanları baskıcı koşullardan kurtaramıyorlarsa, en azından işkenceyi durdurmak için mücadele edebileceklerini öne sürerler. Kurdukları bu benzerlik pek çok açıdan hatalıdır.

Tüm hayvan sömürüsü biçimleri, hayvanları, eğer insanlar söz konusu olsaydı işkence olarak adlandıracağımız muamelelere maruz bırakır. Örneğin hayvanların yiyecek elde etmek amacıyla yetiştirilmeleri doğum anından ölüm anına kadar acı, korku ve büyük sıkıntılar içerir. Refahçılar bu korkunç sürecin içinden ekonomik olarak işlevsiz olan rastgele ‘kolay hedefler’ seçerler ve hayvan sömürüsünün tamamının işkenceden ibaret olduğunu görmeyi başaramazlar. Refahçılar, siyasi sebeplerle tutuklamalara karşı çıkan ancak bunu başaramadığında mahkumlara işkence yapılmasını engellemeye çalışan Af Örgütü’ne benzemezler. Refahçılar endüstrinin işkence yöntemlerini düzenlemeleri için çalışırlar; Uluslararası Af Örgütü’nün yaptığı bu değildir. Refahçılar yumurta elde etmek için yetiştirilen tavuklar için ‘geliştirilmiş’ kafesleri ya da ‘kafessiz’ çiftlikleri teşvik ettiklerinde, işkencenin son bulmasını talep ediyor değildirler, yaptıkları bunun yerine, tavuklar için hâlâ birer işkenceden başka bir şey olmayan alternatif yöntemleri teşvik etmektir. ‘Geliştirilmiş’ kafeslerin ya da ‘kafessiz’ çiftliklerin işkence anlamına gelmediği fikri ancak geleneksel toplu kafeslere alternatif olarak önerilen bu yöntemlerin ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikri olmayanlar tarafından geliştirilmiş olabilir. Eğer Af Örgütü hayvan refahçıları gibi davranıyor olsaydı, mahkumlara elektrik şokuyla işkence edildiğinde, her üç saatlik işkence seansından sonra bir dakikalık molalar verilmesini savunması gerekirdi. O zaman arada bir benzerlik olduğunu söyleyebilirdik. Af Örgütü böyle bir konumu hiçbir zaman savunmaz çünkü işkence her durumda temel bir insan hakları ihlalidir ve hiçbir şekilde gerçekleştirilmemelidir.

Dahası, yukarıda da gördüğümüz üzere, refah kampanyaları zorunlu olarak hayvan sömürüsünü teşvik eder, çünkü düzenlemeler sonrasında ortaya çıkan durumu "merhametli” olarak ya da başka bir olumlu normatif sıfatla tarif ederek sunar. Reform kampanyaları etrafında koalisyonlar kurabilmelerinin tek yolu budur. Bu tüm refahçı kampanyalar için geçerli olduğu gibi, özellikle sömürücü kurumlarla işbirlikleri kurmuş ve bu sömürücülerin sözde ‘insani’ düzenlemelerine sundukları ‘takdir ve teşekkürler’ini kamuya açık bir şekilde ifade ederek ve bu sömürücü kurumlara ödül ve mükafatlar vererek sömürüye onay damgalarını basmış modern refahçı yaklaşımlar için özellikle geçerlidir. Af Örgütü, siyasi mahkumları haftada 10 kez değil de 9 kez kırbaçlayacağına söz veren diktatörlere ödüller vermez.

image

[Arka planda tasarmcı Temple Grandin tarafından tasarlanmış bir kesimhaneye giriş rampası görüyorsunuz. Öndeyse, hayvan refahı derneği PeTA tarafından, “hayvan sömürüsündeki en kötü koşulları düzetmek” için yaptığı mezbaha tasarımlarından dolayı Temple Grandin’e verilmiş vizyoner ödülünün duyurusunu görüyorsunuz.]

Refahçıların başka bir iddiası da Af Örgütü’nün idam cezasına karşı çıktığı ama aynı zamanda idam cezasının daha ‘insani’ biçimlerde uygulanmasını da önerdiğidir. Bu yanlıştır; Af Örgütü yöntemi ne olursa olsun idam cezasına karşı çıkmaktadır.

Refahçılar tarafından kullanılan başka bir örnek de yurttaş hakları reformlarıdır. İddialarına göre, hayvan refahı düzenlemeleri de tıpkı yurttaş hakları reformlarına benzer ve eğer bunlardan birini savunuyorsak, diğerlerini de savunmamız gerekmektedir. Fakat yine kurulan benzerlik hatalıdır. Yurttaş hakları reformları söz konusu olduğunda kişi statüsü taşıyan varlıklardan bahsediyoruz, kölelerde, işkence kurbanlarında, tecavüz kurbanlarında ya da temel insan hakları ihlal edilen insanlarda olduğu gibi eşya muamelesi görenlerden değil. Yurttaş hakları reform kampanyalarının ortaya koyduğu mesele, kişilerin birbiriyle karşı karşıya gelen eşit çıkarlarına eşit muamele gösterebilmek için çeşitli düzenlemelerin gerekli olup olmadığıdır. Örneğin 1964 yılında ortaya çıkan Yurttaş Hakları Yasası, ABD’de tiyatrolarda, restoranlarda ve otellerde mülk sahiplerinin istediklerini mülklerinden çıkarabilmelerine izin veren ve böylece ırksal ayrımı mümkün kılan yasaları yürürlükten kaldırmaktaydı. Bu yasayı savunmanın, kölelik kurumunun köle sahiplerinin kölelerini haftada on defadan daha fazla dövmelerini engelleyecek şekilde düzenlenmesini desteklemeye ya da siyasi mahkumlara işkence edilirken bir dakikalık aralar verilmesini savunmaya benzediğini öne sürmek absürttür. Kölelik düzenlemeye tabi tutulamazdı. İnsanların birer mülk muamelesi görmemesi ve yurttaş hakları girişimlerinin insanlar arasında daha iyi bir eşitlik için çalışabilmeleri için öncelikle kölelik kurumunun ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Refahçıların başka bir iddiası ise insanlarla ilgili de tek konulu kampanyalar yürüttüğümüz iddiasıdır. Örneğin bu, Somali’deki soykırıma karşı çıkan ama Burundi’deki ve başka yerlerdeki soykırımlardan bahsetmeyen bir kampanya olabilir. Refahçılara göre eğer hayvanlar söz konusu olduğunda tek konulu kampanyalar problemliyse ve hayvan savunucuları bu tarz kampanyalara destek vermemeliyse, o halde insanlar söz konusu olduğunda da tek konulu kampanyalar problemlidir ve insan hakları savunucuları da bu kampanyalara destek vermemelidir.

Bir kez daha, refahçılar insanlar söz konusu olduğunda gerçekleştirilen tek konulu kampanyaların nispeten farklı bir bağlamda gerçekleşiyor olduklarını anlamakta başarısız olurlar. Eğer Somali’deki soykırıma karşı çıkıyorsak, Burundi’deki ya da başka yerlerdeki soykırımın herhangi bir şekilde ahlaki açıdan daha kabul edilebilir olduğu ya da Somali’deki soykırımcıların Burundi’dekine benzer bir yaklaşımı benimsemesi gerektiği gibi mesajlar veriyor olmayız. Başlangıç noktamız soykırımın ahlaken yanlış olduğudur. O halde bir ülkedeki soykırıma karşı çıkmamız, başka bir ülkedeki soykırıma yeşil ışık yakıyor olmamız şeklinde anlaşılamaz. Ancak hayvanlar söz konusu olduğunda, başlangıç noktası hayvan sömürüsünün (en azından ‘insani’ biçimlerde gerçekleştirildiği müddetçe) ahlaken kabul edilebilir olduğudur. Bu durumda ‘kaz ciğerine’ karşı yapılan bir kampanyada verilen mesaj sadece kaz ciğerinin, hayvanlardan elde edilen diğer yiyeceklerden ahlaken daha kötü olduğudur, böylece hayvanlardan elde edilen diğer yiyeceklerin ahlaken kabul edilebilir oldukları ima edilmiş olur. Kürke karşı yapılan bir kampanya ancak ve ancak yüne ve deriye yeşil ışık yakmak olarak anlaşılabilir.

Somali’deki soykırıma karşı bir kampanya yürütmek için başka ülkelerdeki soykırımın destekçisi olan insanların katılımına ihtiyaç duymazsınız. Tam tersine, Somali’deki soykırıma karşı çıkan kişiler kurdukları koalisyonlara başka yerlerdeki soykırımları destekleyenlerin dahil olmasını istemezler. Ama hayvan kullanımları ve ürünleriyle ilgili tek konulu kampanyalar, karşı çıkılandan hiçbir farkı olmayan hayvan sömürüsü biçimlerinin faillerinin ve destekçilerinin katılımlarını gerektirir. “

Animal Rights: The Abolitionist Approach kitabından 50-52 sayfalar.
© 2015 Gary L. Francione & Anna Charlton
Konu hakkında başka bir makale burada.

**********

Eğer vegan değilseniz, lütfen vegan olun. Veganlık şiddetsizlik demektir. Bu, ilk olarak ve öncelikle hissedebilir varlıklara karşı şiddetsizliktir. Ancak vegan olarak, gezegene ve kendinize karşı da şiddetsiz olursunuz. Eğer hayvanların ahlaki olarak bir önemleri varsa, veganlık bir seçenek değildir, bir zorunluluktur. Kendisini hayvan hakları hareketi olarak gören herhangi bir şey, veganlığın ahlaki bir yükümlülük olduğu hususunda net olmalıdır.

Dünya vegandır! Eğer bunu isterseniz.

Veganlık hakkında www.HowDoIGoVegan.com adresinden daha fazla bilgi alabilirsiniz.

Gary L. Francione – Anna Charlton
©2016 Gary L. Francione and Anna Charlton

Çeviri: Berk Efe Altınal
Kaynak: http://www.abolitionistapproach.com/incremental-reform-human-nonhuman-contexts/

Konu hakkında diğer makaleler:


Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin