Özcülük, Kesişimsellik ve Etik Bir Temel olarak Veganlık: Black Vegans Rock Oluşumu ve HSUS

I. Özcülük
Sorunu

Irkçılık ve
cinsiyetçilik ahlaki kötülüğü temsil eder. Irkçılık ve cinsiyetçilik ya
özcülüğün toplumsal bir kabulünü içerir, ya da biyolojinin veya tek başına
başka bir kişisel özelliğin ahlaki değeri belirlediği fikrini içerir. Özcülüğün
yerinde bir tanımını şurada bulmak
mümkündür:

Özcülük; belirli insan gruplarına özgü, içkin,
öncesiz-sonrasız ve değişmez olan ve hem tespit edilebilir hem de nesnel bir öz
nitelik bulunduğu; toplumsal cinsiyet, ırk, etnisite, ulusal köken, cinsel
yönelim ve sınıf benzeri sorunsal ölçütler temelinde bu özsel niteliklere göre
gruplandırmaların yapılabileceği fikridir.

Irkçılık,
beyaz insanların beyaz oldukları için renkli insanlardan daha çok ahlaki değere
sahip olduğunu söyler. Cinsiyetçilik, erkeklerin sırf erkek olmalarından dolayı
kadınlardan daha çok ahlaki değere sahip olduğunu söyler. Bu özcü anlayış
baskın paradigma olduğu için, ayrıcalıklı gruplarda olanlar kurumsal iktidar
edinir ve ayrıcalıksız insanların yaşamları üzerinde kötü yönde etkide bulunurlar.

Bütün
ayrımcılık biçimleri özcülük içerir. Heteroseksizm, heteroseksüel (düzcinsel)
sayılanların sırf heteroseksüel oldukları için ahlaki olarak daha değerli
olduğunu söyler. Engelli ayrımcılığı, alışıldık biçimiyle engelsiz olanların,
tek başına yetenek temelinde, engelli olanlardan daha çok değere sahip olduğunu
söyler. Bütün bu ayrımcılık vakalarında, herhangi bir özelliğin bir
insanın ‘öz’ünü betimlediği söylenir; o insanın ahlaki değerini belirleyen, ne
söylediği ya da yaptığı değil, bu özdür.

Türcülük de özcülük
içerir. Türcülük, ahlaki değeri tek başına belirleyen unsurun bu öz –yani bu
durumda tür– olduğu fikridir. Buna göre, insanlar ahlaken daha
değerlidir, çünkü insandırlar.

Şirketleşmiş büyük hayır kurumlarından müteşekkil refahçı/yeni refahçı
hareketin tarihsel anlamda hep cinsiyetçi ve ırkçı (ve başka yönlerden ayrımcı)
olageldiği kuşkusuz bir gerçek. Şirketleşmiş hayır kurumları da bizatihi
ticarethanedir ve ataerkil, ırkçı ve yanı sıra adaletsiz bir dünyada
adaletsizlik para etmektedir.

Gerçekten de,
adaletsizlik para ettiği ve türcülük dünyadaki en yaygın adaletsizlik olduğu
–ırk, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim/tercih, yetenek, sınıf,
vs.’den bağımsız olarak insanlarca paylaşılan bir önyargı olduğu– için, türcülük
de çok para etmektedir. Ve refahçılar/yeni refahçılar, türcülük
sayesinde ‘mutlu sömürü’nün
farklı biçimlerini teşvik ederek önemli meblağlar kazanmıştır – o mutlu sömürü
ki, insanların, hayvan hayır kurumlarına bağışta bulundukları sürece içleri
rahat biçimde hayvan kullanımını devam ettirmelerini sağlamaktadır.

Hayvan etiği
ve hukuku oluşturmayla uğraştığım şu otuz yılda, hem geniş anlamıyla toplumda
hem de refahçı/yeni refahçı hareket içerisinde rastladığım türcülüğe –ve yanı
sıra, ırkçılık, cinsiyetçilik ve insanlara yönelik diğer ayrımcılık
biçimlerine– hep karşı çıktım. ‘Hayvan hareketi’nin yeterince kapsayıcı
olamadığını söyledim yıllarca. Örnekse, 1993’te Anna Charlton ve Sue Coe ile
ortak kaleme aldığımız bir makalede şunu söylemiştik:

Hayvan hakları hareketi, esas itibariyle,
çoğun apolitik ya da daha kötüsü muhafazakâr olan ve çoğunlukla da ayrıcalıksız
insanların zararına olacak şekilde hayvan çıkarlarını insan çıkarları üzerinde
bir konuma yerleştiren beyaz, orta-sınıf insanlardan müteşekkil bir burjuva
hareketi olarak görülmektedir.

O yazıda on
dokuzuncu yüzyılda kadın oy hakkı savunucularıyla işçi sınıfı arasında
gerçekleşmiş koalisyonu tartıştık. Hayvan savunucularının, (insan harici
hayvanlar da dâhil) herkesi içerecek bir adalet koalisyonu oluşturmak yolunda,
ezilen bütün gruplara ulaşmakla yükümlü olduğunu savunduk.

Hayvan Haklarına Abolisyonist Yaklaşım, otuz
yıldır geliştirmeye çalıştığım kurama bugün basitçe verdiğim addır (‘hayvan
hakları’ ibaresinin artık tek başına bir anlam ifade ettiğini düşünmüyorum) ve
hem insanlara hem insan harici kişilere yönelik baskı ve şiddeti teşvik eden
duruşların bariz ve vurgulu biçimde reddedilmesini gerektirir.

Abolisyonist
Yaklaşım, veganlığı etik bir zorunluluk olarak kabul eder. Veganlık bir düşünce
ya da yaşam tarzı meselesi veya koşullara bağlı bir mesele değildir. Veganlık,
bizi –hepimizi– tıpkı insanların temel haklarını içeren etik
yükümlülükler gibi bağlayan etik bir yükümlülüktür. İnsan harici
kişilerin temel haklarını insanların temel haklarını ele alma tarzımızdan
farklı bir şekilde ele almak türcülüktür. Abolisyonist Yaklaşım bu doğrultuda
şunu savunur ki, eğer vegan değilseniz, hayvan sömürüsüne doğrudan
katılıyorsunuzdur ve bunu yapmanın bir gerekçesini gösteremezsiniz.

Abolisyonist
Yaklaşım, tekrarla söylersek, şunda nettir; abolisyonist vegan olmak, hem
insanlara hem insan harici kişilere yönelik baskı ve şiddeti teşvik eden
duruşların net ve vurgulu biçimde reddedilmesini gerektirir. Feminizm temelli
ve ırkçılık karşıtlığı temelli olanlar da dahil diğer toplumsal hareketlerin
hemen hepsinin bu konu hakkındaki başarısız tutumlarına rağmen, Abolisyonist
Yaklaşım, özcülüğü reddeder – ahlaki değeri belirleyen unsurun ırk, cinsiyet,
toplumsal cinsiyet, yetenek gibi kişisel özellikler olduğu yolundaki fikri
bütün tezahürleri içinde reddeder.

Hayvan Haklarına Abolisyonist Yaklaşım, bir fikirdir. Bir örgütlenme değil. ‘Bağış yapın’ diyen bir butonu yoktur. İnsanların
profesyonel ‘aktivistler’ olmasını sağlayacak kitlesel fon toplama isteklerinde
bulunmaz. Çalışanı yoktur. Tişörtleri, butonları ya da araba tampon etiketleri
de yok. Savunuculuktan para kazanmaya bel bağladığımız an, savunuculuğumuzun
sapkınca saiklerin, yani dikkatimizi bağış toplamaya verdiğimiz takdirde
mesajımıza gölge düşürecek saiklerin tuzağına düşeceğinin farkındayız.

Bu doğrultuda,
bizim, dünyanın her yerinden bambaşka insanlarla büyüyen, kökü halka dayalı bir
hareketimiz var; bütün bu insanlar, başkalarını eğitmek için gönüllü
çalışan ve dünyada görmek istedikleri barışı önce kendi yaşamlarında pratiğe
geçiren insanlardır.

Bizi bir
topluluk olarak bir araya getiren unsurlar, bütün hissedebilir varlıkların mülk
olarak kullanılmama hakkına sahip oldukları fikri; hayvan hakları hareketinin etik
temeli olarak veganlığa duyulan inanç; ‘insancıl’ ya da ‘mutlu’ sömürü fikrinin
reddi ve her türden ayrımcılığın ve şiddetin tam reddidir. Bu anlamda, Hayvan Haklarına
Abolisyonist Yaklaşımın Altı İlkesi
vardır:

Üçüncü İlke: Abolisyonistler veganlığın etik bir temel olduğunu ve yaratıcı, şiddetsiz
veganlık bilgilendirmesinin rasyonel hayvan hakları savunuculuğunun temeli
olması gerektiğini savunurlar.

Beşinci İlke: Abolisyonistler ırkçılık, cinsiyetçilik, heteroseksizm, yaşa dayalı
ayrımcılık, engelli ayrımcılığı ve sınıfsal ayrımcılık dâhil olmak üzere
insanlara yönelik bütün ayrımcılık biçimlerini –tıpkı türcülüğü reddettikleri
gibi– reddederler.

Altıncı İlke: Abolisyonistler şiddetsizlik ilkesini hayvan hakları hareketinin özünde
mevcut bir ilke olarak kabul ederler.

Irk ve
cinsiyet ayrıcalıklarından yararlanan bizlerin –hepimizin– bu
ayrıcalıkların devamlı surette bilincinde olmamız gerekir. Aramızda orta
sınıf üyesi olanların –ki bu grup, ‘kesişimsel veganlar’ın pek çoğunu içerir–
bu sınıfa üye olmakla elde ettikleri ayrıcalığın farkında olması gerekir.
Ayrıcalıkları pekiştirecek diye ahlaken yanlış duruşları teşvik etmediğimiz ya
da savunmadığımız konusunda bizlerin –hepimizin– emin olmaya çalışmamız
gerekir.

Herhangi bir
görüş gayri ahlakiyse, görüş bildirenin ırk, cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet
kimliği o görüşü aklamaz. Herhangi bir görüş iyi ve ahlaklıysa, o görüş ahlaki
gücünü görüş bildirenin ırk, cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet kimliğinden
dolayı yitirmez. Aksini kabul etmek özcülüğü benimsemek anlamına gelecektir.

 

II
‘Kesişimsellik’ mi Özcülük mü?

Kimi hayvan
hakları savunucuları var ki, bunlar ‘ana akım vegan topluluğun’ insan haklarına
dair kaygıları kapsamayı başaramadığını ve ırkçılık ve cinsiyetçilik
sergilediğini iddia etmektedir. Yukarıda tartıştığım üzere, bu gözleme
fazlasıyla katılıyorum; ancak refahçı/yeni refahçı hareketi kesinlikle bir
‘vegan topluluk’ olarak tanımlamazdım. Gerçekten de ana akım hayvan hareketinin
sorunlarından biri, veganlığı herhangi bir şekilde etik bir ilke olarak teşvik
etmemiş olmasıdır. İşin tuhafı, çoğu hayvan hakları grubu veganlığı aşırı ve
gereksiz bularak aktif biçimde reddederken, bir yandan da naveganları üye,
gönüllü ve bağışçı olarak bağrına basmaktadır.

Her halükarda, bu hayvan savunucuları ‘ana akım’ hareket olarak
yaftaladıkları şeyin (ki bununla geleneksel refahçı/yeni refahçı yardım
kuruluşlarını ve Abolisyonist Yaklaşımı kast ediyorlar) onlara göre
ilerici bir alternatifini teşvik etmekteler. Hakikaten de, bu savunucuların bir
kısmı Abolisyonist Yaklaşımın yeterince ileri
gitmediğini iddia etmişlerdir. Bunlar kendilerine ‘kesişimsel veganlar’ diyorlar.
Hayvan hakları savunuculuğu konusunda önder ve otorite olma iddialarının bir
parçası olarak, bu savunucular, kesişimsel veganlığın insan harici kişiler için
adalet sağladığını ve ana akım hareketin niteliğini belirleyegelen ırkçılığı,
cinsiyetçiliği ve diğer ayrımcılık biçimlerini ortadan kaldırdığını
savunuyorlar.

Ne yazık ki,
iddialarını ‘kesişimsel veganlıkta’ önder ya da otorite olma üzerine
temellendirenlerin büyük kısmı her anlamda gerici olduğu kadar refahçı/yeni
refahçı duruştan da büyük oranda farksız bir hayvan etiği yaklaşımı
sergilemektedir.

Şimdi
göstereceğim üzere, bu sözde ‘kesişimsel veganlar’, refahçılar/yeni refahçılar
gibi, veganlığı etik bir temel olarak reddetmeleriyle bizatihi türcülüğü
benimsiyorlar.

Bu veganlar herkesin
haklarını net olarak desteklemektense, lafı dolandırıp herkesin haklarını ve
refahını tartışmaya açıyorlar ve bu uğurda, sağlam bir toplumsal adalet vurgusu
yapmaktan uzaklaşıp şiddetin ve baskının sertçe eleştirilmesini bırakın, mazur
görüldüğü ‘yolculuklardan’ ve ‘kimlik alanlarından’ dem vuruyorlar.

Ve ayrımcılığın içerdiği
özcülüğü bertaraf etmeye çalışmaktansa, bir duruşun doğruluğunun ya da yanlışlığının
konuşmacının ne dediğine değil kim olduğuna bağlı olduğunu söyleyen
yeni bir özcülüğe sarılıyorlar.

Veganlığa ve hayvan
haklarına yaklaşımlarında kesişimsel oldukları iddiasındaki önde gelen savunucuların
pek çoğu, işe koştukları bir dizi yeni oyuncu kadrosuyla, geleneksel
refahçı/yeni refahçı duruşun yeni bir türünden başka bir şey getirmiyorlar.

Abolisyonist veganlar, kimi
insanların aynı anda birden çok ayrımcılığa maruz kaldığını tanımak gerektiği
anlamına gelen kesişimsellik taraftarlığıyla tamamen hemfikirdir. Örnekse, beyaz
olmayan bir kadın hem kadın olarak hem de renginden dolayı ayrımcılığa uğrar.
Bu insanın katlanmak durumunda kaldığı ırk ayrımcılığına, işte sırf buna
odaklanmak, yine aynı insanın maruz kaldığı cinsiyetçiliği ihmal etmek anlamına
gelecektir.

Abolisyonistler her tür ayrımcılığı
reddeder ve hayvan savunuculuğu bağlamında bunu farklı şekillerde yaşama
geçirirler.

İlkin, bütün ayrımcılık
biçimlerine karşı çıkışlarının bir parçası olarak, Abolisyonistler, çoklu
kaynaklar içeren ayrımcılığı haliyle reddederler. Örneğin, Hayvanlara Etik
Muamele İçin Mücadele Edenler (People for the Ethical Treatment of Animals – PETA)
örgütü 2010 yılında fon toplama amaçlı bir reklam yayınlamıştı. Beyaz olmayan
bir insanın ‘hayvanlar için’ soyunduğu bu reklamı eleştirdim, çünkü reklam hem ırkçılık
hem cinsiyetçilik içeriyordu (ve bizatihi cinsiyetçilik kadının
nesneleştirilmesini içermekle kalmıyor, aynı zamanda ancak bazı kadın bedenlerinin cinsel anlamda çekici olduğu fikrini de
içeriyordu).

İkincisi, Abolisyonistler bu
kesişimsel çözümlemeyi insan harici hayvanlar bağlamına oturtmaya çalışırlar. Örneğin,
uzun zamandır vurguladığım üzere, bütün hayvanlar sömürü
konusu olmakla birlikte, dişi hayvanlar üreme süreçlerinin ve bebekleriyle
ilişkilerinin metalaştırmasına maruz kalır. Burada maksadım bunun türcülük ile
cinsiyetçiliğin kesişimini içerdiğini ya da bu durumun cinsiyetçilik teriminin
normalde karşıladığı anlama denk düştüğünü söylemek değil. Benim söylediğim, dişi
hayvanlara yönelik muameleyi karakterize eden unsurun topluma musallat olmuş
derin bir
mizojini duygusu olduğu ve o duygunun dişi hayvanların sömürüye bu mizojiniyi
yansıtacak biçimde maruz bırakılması sonucunu doğurduğudur. Zaten bu yüzdendir
ki, vegan değil de vejetaryen olan bir feministle karşılaştığımda, sözü ilk
olarak, süt ürünleriyle yumurtanın her feministin paylaşması gereken kaygı
noktalarını nasıl tetiklediğine getiriyorum.

‘Kesişimsel veganlar’ı
eleştirirken, kesişimselliği bir kavram olarak eleştirmiyorum. Tekrarla söyleyeyim: Hayvan Haklarına Abolisyonist
Yaklaşım kesişim yanlısıdır (ki bu ‘yanlısı’ sözcüğünü de, Kimberlé W. Crenshaw’un beyaz olmayan kadınların maruz kaldığı
baskıyı tartışmak üzere oluşturduğu kuramı gasp etmekten kaçınma adına
kullanıyorum). Bir grup blog yazarı var eleştirdiğim; bunlar, bu kavramı hayvan
etiğine uyguladığını iddia edip, işi türcülük, ahlaki görecilik ve diğer
özcülük biçimlerini gerekçelendirmek üzere kelimeyi istismar etmeye
vardırıyorlar. Abolisyonist Yaklaşımın biçimlendirdiği, bambaşka insanlardan oluşup büyüyen,
kökü halka dayalı hareket ise, kesişim yanlısıdır. Bu hareket, özcülüğü her açıdan reddeder. Türcülüğü reddeder.
İnsanlara yönelik ayrımcılığı her tezahürü içinde reddeder. İlerleyen
sayfalarda göreceğimiz üzere, Abolisyonizm ile ilgisi olmayan ‘kesişimsel
vegan’ hareket bütün bu açılardan hüsran kaynağıdır.

Az sonra göstereceğim üzere, bu makalede
tartışılan ‘kesişimsel veganlar’ tam da özcülüğü –ve yanı sıra türcülüğü–, ki
bunların reddi kesişimsellik analizinin tam yüreğine oturur, bağırlarına
bastıkları için daha en baştan kesişimsel değildirler ve bu yüzden de bu
insanlardan ‘kesişimsel veganlar’ olarak söz etmeyeceğim. Onun yerine, onların
telaffuz ettikleri pozisyonları birleştiren bir terim kullanıp bu insanlardan
‘özcü veganlar’ olarak söz edeceğim.

 

III
Özcü Veganlık: Etik bir temel Olarak Veganlığın Reddi

Türcülüğü reddettiğimiz
takdirde, kendimizi bir etik ilke meselesi olarak veganlığa adamış oluruz. Bu
durumda, insan harici kişileri kurumsallaşmış şekilde sömürme pratiğimizin
beraberinde getirdiği bir uygulama olan insan harici hissedebilir bir varlığı
öldürmeyi bir insanı öldürmekten artık daha fazla gerekçelendiremeyiz.

Ne var ki, kimi önde gelen
‘kesişimselci veganlar,’ ya da benim tercih ettiğim ifadeyle özcü veganlar,
konuyu böyle görmüyor.

Örneğin, kesişimsel
veganlığı tanımlayıcı bir metin sayılan, makaleler derlemesi Sistah Vegan kitabının editörü Amie
Breeze Harper, bize kitabının ‘veganlığı ya da vegan köktenciliğini telkin
etme’ ile ilgisi olmadığını söylüyor.

Sistah Vegan’ın Giriş kısmından alınmış şu ekran görüntüsüne bir bakalım:

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: Sistah Vegan veganlığı ya da vegan
köktenciliğini telkin etme ile ilgili değildir. Kitap, belli bir siyah-tanımlı
kadın vegan grubunun beslenme, yiyecek, ekolojik sürdürülebilirlik, sağlık ve
sağaltım, hayvan hakları, ebeveynlik, toplumsal adalet, ruhanilik, saç bakımı,
ırk, cinsellik, kadıncılık, özgürlük ve (rafine ya da ağartılmış biçimiyle)
alışılmışın tersine giden kimlik gibi konuları nasıl algıladıklarına bakmayla
ilgilidir.]

‘Vegan köktenciliği,’
Abolisyonist Yaklaşımın tam merkezinde bulunan duruşu tarif etmek üzere, etik
bir temel olarak veganlığı reddedenlerce kullanılan sinyal ifadedir. Bize göre, ‘vegan köktenciliği’ni reddettiğini
söylemek etik bir temel olarak veganlığı reddettiğini söylemekle birdir.

Ve Harper’ın yaptığı tam olarak budur. Harper’ın şu linkteki konferansını izlemiştim; başka şeyler
bir yana, Harper burada açıkça şunları söylüyordu:

1 ‘Hiçbir diyetin doğru
diyet olduğunu sanmıyorum.’

2 Hiçbir diyet ‘evrensel’
değildir. Diyetiniz ve yiyecek olarak gereksindiğiniz, “kimlik
alanınıza”
bağlı olarak değişir.’

3 ‘Kimlik alanına’ örnek
olarak, Harper, hamile kaldığında veganlığı bırakması örneğini veriyor, çünkü
‘basbayağı yapama’dığını ve ‘ayda birkaç yumurta yedi’ğini söylüyor.

4 Vegan olmak kimi yerlerde
‘güç’tür (ve veganlık ‘evrensel’ bir yükümlülük olamaz).

Veganlığın bir diyetten daha
fazlası olması konusunu bir yana, bunları söylemek, ‘veganlık bir nevi kabul
edilebilir bir perhizdir, ama insanın o anki haline, bireysel özelliklerine, kişisel
yolculuğuna, vs. bağlı olarak iş değişir’ biçiminde bir duruştan hiç de farklı
değildir. Bu tarz bir duruş evrensel ya da genel olarak uygulanabilir bir etik-temel-olarak-veganlığı
açıkça reddeder ve veganlığı bir tikel durum meselesi –yani ‘kimlik
alanı’– haline
getirir.

Peki, veganlık bir ‘kimlik
alanı’ meselesi
midir? Hayvanlar ahlaken önem arz ediyorsa eğer, veganlık kesinlikle bir ‘kimlik alanı’
meselesi değildir; insanların en temel haklarını gözlemlemek her nasıl ‘kimlik
alanı’ meselesi değilse, veganlık da, benzer şekilde,
‘kimlik alanı’ meselesi değildir. Çocuk tacizi
ya da tecavüzü bir ‘kimlik alanı’ olabilir mi?
Elbette hayır.

Veganlığın etik bir zorunluluk
olduğunu söylemek, ‘veganlığı ya da vegan köktenciliğini telkin etme’ meselesi
değildir. Bu, en temelinde bir adalet meselesidir.

Yiyecek çölleri ya da
tahılların insanlardan ziyade ihraç edilecek hayvanlara yedirildiği mekânlar
sorun teşkil etmekte midir? Kesinlikle. Ama bu, erişebilirliği yükseltmeye dair
bir yükümlülüğümüzün bulunması sebebiyle veganlığın etik bir zorunluluk
olmadığı anlamına mı gelir? Elbette hayır. Aç kalmakla hayvan ürünleri tüketmek
arasında tercih yapma zorunluluğunun bulunduğu göçmen ıslah evlerinde sorunlar
yaşanmakta mıdır? Elbette. Temel haklara yönelik ihlallerin mazur
görülebileceği kimi durumların yaşanması muhtemeldir. Ama bu ihlalleri haklı
göstermek asla mümkün değildir. Bunlar hiçbir şekilde etik temeli tadil etme ya
da zayıflatma işlevi görmez. Örneğin, denizde mahsur kalmış insanların diğer
insanları öldürüp yediği kimi vakalar yaşanmıştır. Kimse de kalkıp bunun
ahlaken savunulabilir bir şey olduğunu söylememiştir; gerçi cezanın
hafifletildiği bazı durumlar da yok değildir. Ancak bu hafifletme durumu asla etik
ilkenin tadili anlamında görülemez, çünkü (çok sınırlı koşullarda olmak üzere)
muhtemel bir öz savunma ya da başkalarını savunma istisnası bir yana, bir başka
insanın hayatını almak etik olarak her zaman yanlıştır.

Harper hakkındaki bu
gözlemlerimi bir diğer özcü vegan Ruby Hamad’a verdiğim bir karşılığın parçası olarak kaleme
almıştım; (sonraki kısımda ayrıntısıyla tartışacağım özcü bir vegan olan)
Hamad, Harper’dan söz etmiş, Harper da Hamad’a verdiğim karşılık üzerinde bir yorumda bulunmuştu. Harper,
duruşunun içerdiği töz üzerine benim ifade ettiğim görüşlere hiç dokunmuyordu. Ama veganlığı etik bir
temel olarak görmediğini kesinlikle doğruluyordu.

Örneğin, onun iddiasına göre, Harper’ın
hamileliği sırasında yumurta yemiş olmasından söz ettiğimde, hamile bir bedenin
bir ‘“etik temel” alanı’ olarak kullanılmasını örneklemekteymişim. Ama söz
konusu olan veganlık ise, zaten bütün bedenler ‘etik temel alan[lar]ı’dır ki!
Tam da bundan söz ediyoruz. Bedenlerimizin içine ve üzerine ne koyduğumuz
konusu bir adalet meselesidir – en azından Abolisyonist Yaklaşım söz konusu
olduğunda böyledir bu. Etik temellerden ya da zorunluluklardan dem vurduğumuzda
kast edilen budur.

Harper, bir noktada, ‘bireylerin, kendi
“tarz”larının (vegan olsun olmasın) asıl etik temel olduğu konusunda nasıl
özgüven sahibi olabilecekleri’ konusuna ilgisini belirtiyordu. Özgüven duygumun
temeline ilişkin kendisiyle hemfikir olmaktan mutluluk duyduğumu söylemeliyim.
Hayvanlar ahlaken önem arz ediyorsa eğer veganlığın etik temel olması
gerektiği, hayvanların etik kişiliklerine saygı göstereceksek eğer veganlığın
tam da bir asgari olması gerektiği
üzerine çeşitli şekillerde argümanlar getirmiştim. Harper bu argümanları kabul
etmiyor. Gerçekten de, temel çizgiler kavramını toptan reddettiği gibi,
‘köktencilik’ karşıtı öğütlerde bulunup kendi ‘kişisel etik temel’inin bir
süreklilik çizgisi üzerinde bulunduğunu iddia ediyor. Ama bu bağlamda etik
temeller, kişisel tercih ya da görüşler değildir; bu temeller, insan harici
hayvanların etik kişiliğine saygı duyup bunu koruyan evrenselleştirilebilir etik
kurallardır. Ve hayvanlar etik kişilerse eğer, veganlık da bir ‘kişisel’ tercih
meselesi değildir – hepimizi bağlayan ya da yükümlü kılan etik bir
zorunluluktur.

Bir başka deyişle, Harper, veganlık
etiğinin bir ‘kimlik alanı’ meselesi olduğu yolundaki iddiasını biraz farklı
ama tatmin edici olmaktan etik anlamda aynı oranda uzak bir ifadelendirmeyle
yineliyordu.

Harper besbelli temel insan çıkarları
meselelerini bu tarzda görmüyor. Göremezdi. Hiç kimse göremezdi. Şunu diyemezdi Harper: ‘Tecavüz, ya da cinayet ya da
çocuk tacizinin etiği insanın kendi kişisel duruşu meselesidir, bu mesele bir
‘süreklilik’ çizgisi içerir ve bu konuda hem genel olarak uygulanabilir hem de
köktenci etik ilkelerimizin olmaması gerekir.’

Ama işte, hayvanlar söz konusu oldu mu,
bütün olayın bir nevi ‘kimlik alanı’ meselesi olduğunu söyleyivermekte bir beis
görülmüyor.

Harper’ın buradaki duruşu,
evrenselleştirilebilir etik ilkelerin ataerkil ve dolayısıyla nahoş olduğunu
iddia eden Carol Adams gibi bazı ekofeminist yazarları hatırlatıyor. Ancak
hiçbir ekofeminist (ya da başka hiç kimse), onayı olmadıkça hiç kimsenin cinsel
temasa maruz bırakılamayacağı şeklindeki evrenselleştirilebilir etik ilkeye
karşı çıkmazdı. İşte insan harici kişilerin söz konusu olduğu yerde yaşanan
sömürüyü bütün olarak dışta bırakacak net sınırları, nedense ancak hayvanlar hakkında
konuştuğumuzda çizemiyoruz.

Etik bir temel olarak veganlığı teşvik
etmeyen bir diğer sözde ‘kesişimsel
vegan’ grubu, Harper’ı ve diğerlerini içeren Black Vegans Rock (‘BVR’)
(Siyah Veganlar Sarsıyor) oluşumu. Yeni bir grup olarak BVR’nin Siyah
veganların çaba ve girişimlerinden oluşacağını anlıyoruz.

Bu grup, Misyon tanımında şöyle
demektedir:

Siyah
vegan topluluğunu, farklarımızdan ziyade çeşitliliğimize odaklanmak suretiyle
bir araya getirmeyi hedefliyoruz.

 Hepimiz
farklı nedenlerle vegan olmuş olabiliriz ve her birimiz aktivist/vegan
yolculuğumuzun farklı aşamalarından geçiyor olabiliriz, ancak bizim asıl
hedefimiz, birleştiğimizde ve ışıltımıza hak ettiği değeri kazandırdığımızda ne
kadar güçlü olabileceğimizin altını çizmektir.

Bu sözlerin ekran görüntüsünü aşağıdaki
gibidir.

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: MİSYONUMUZ Black Vegans Rock, meslek, sanat, müzik, restoran, kitap ya da başka
projelerini diğer veganların önüne çıkarmaya gayret eden Siyah veganları ger
gün gündeme taşımaya çalışan dijital bir mekândır. Özellikle, hayvan hakları,
yiyecek, adalet, feminizm ve anti-ırkçılıkla uğraşan ana akım mekânlardan
düzenli şekilde dışlandığımızı ya da silindiğimizi düşünen Siyah veganlara hitap
etmeyi amaç edindik. Siyah vegan topluluğunu, farklarımızdan ziyade çeşitliliğimize
odaklanmak suretiyle bir araya getirmeyi hedefliyoruz. Hepimiz farklı nedenlerle vegan olmuş olabiliriz ve her birimiz
aktivist/vegan yolculuğumuzun farklı aşamalarından geçiyor olabiliriz, ancak
bizim asıl hedefimiz, birleştiğimizde ve ışıltımıza hak ettiği değeri
kazandırdığımızda ne kadar güçlü olabileceğimizin altını çizmektir. Bu internet sitesinin hedefi SİZİ öne çıkarmaktır. Bu yüzden, diğer
veganlarla paylaşacak bir şeyleriniz varsa, elinizdeki bilgiyi blackvegansrock@gmail.com
adresine gönderiniz.]

İnsanlar her türden sebeple vegan diyetler uygulayabilir, ama yine de,
‘yolculuk’larında bulundukları yere bağlı olarak hayvan sömürüsüne
katılabilirler(!) Etik bir ilke olarak veganlığı karalamak üzere şirketleşmiş
hayvan yardım kuruluşlarınca çok sık kullanıldığına tanık olduğumuz bir ifade
olarak ‘vegan yolculuğu’ ifadesi, elbette tam da ‘vegan köktenciliği’ ile
anılması gereken bir ifade. Kişinin ‘vegan yolculuğunda’ nerede bulunduğu, Harper’ın
ifadesiyle, ‘kimlik alanına’ bağlıdır. Peki, sağlık sebebiyle vegan diyet
uygulayan ama Cumartesi geceleri bir kaçamak yapıp, Peter
Singer
’ın deyişiyle, ‘o akşam kendisini vegan olmamayla
şımartan’ bir insan BVR’nin gözünde vegan mıdır? Ya bu, o insanın ‘kimlik
alanı’ ise ne olacak?

Her ne olursa olsun, Misyon tanımı gayet
açık seçik ortaya koymaktadır: BVR etik bir ilke olarak veganlığı teşvik etmemektedir.

Sık Sorulan Sorular kısmında, vejetaryen bir örgüt
BVR’ta yer almak istediğinde ‘hem vejetaryenlere hem veganlara hitap ettiği ya
da her şekilde Siyah veganlarla ilişkili çalıştığı’ takdirde, vejetaryenlere yer
vermeyi tartışmaya hazır olduklarını belirtiyor.

Bu sözler de şu ekran görüntüsünde
bulunabilir:

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: 9.Vejetaryen olup yine de üye olabilir miyim?Bunu tek tek vakalar temelinde konuşabiliriz. Yine, internet sitemizin
hedefi, Siyah veganlara hitap etmektir. Vegan
ve vejetaryen insanlar aynı şey değildir
. Veganlar hiçbir hayvan ürününü
giymez ya da tüketmezler; vejetaryenler ise hayvan ürünlerini tüketir ve
giyerler. Biz, özellikle veganlara hitap etmekten korkmuyoruz. Ancak örgütünüz
hem vejetaryenlere hem veganlara hitap eden bir grupsa, ya da Siyah veganlarla
her şekilde ilgileniyorsa, bu konuyu daha ileri boyutta tartışabiliriz. Bu
konuyla ilgili sorularınız varsa, info@blackvegansrock.com
adresine elektronik posta yoluyla gönderebilirsiniz.]

Vejetaryenlik tutarlı bir etik duruş
değildir. Et ile süt ürünleri ve yumurta gibi hayvan ürünlerini birbirinden
ayırt etmek etik olarak imkânsızdır. Vejetaryenliği teşvik eden bir örgütü üye
almak, hayvan sömürüsünü alenen teşvik etmektir. Çocuklara yönelik şiddete
görünüş itibariyle karşı çıkan, ancak ‘bu tarz şiddeti hem reddedenlere hem
reddetmeyenlere hitap eden’ bir örgütün tutarlı bir şey yaptığını düşünür
müydük? Elbette, hayır.

BVR kurucusu Aph Ko’nun bir internet
sitesi daha var; bu sitedeki bir yazısı şu başlığı taşıyor: ‘#BlackVegansRock:
100 Black Vegans to Check Out
’ (BVR: İzlenmesi Gereken 100 Siyah Vegan). Bu
listedeki Siyah ‘veganlar’ın çoğu, görünüşe bakılırsa, yalnızca diyet yapma
anlamında ve yalnızca sağlık için vegan olmuşlar. Bu başlık altındaki yazılar,
ayrıca, insanların vejetaryenlikten veganlığa geçtiğini tartışmakta, ya da sanki
bu durumun veganlıkla bir bağıntısı varmış gibi, vegan olmadan önce ne kadar
süre vejetaryen kaldıklarını tartışmakta.

Fark ettim ki, izlememiz gereken 100
Siyah vegandan biri de Robin Quivers’miş. Ko’nun belirttiğine göre, ‘Robin Quivers,
Howard Stern’ün radyo programına çıkan yardımcı sunucu olarak tanınmaktadır.
Hakkında hiç bilinmeyen şudur ki, Quivers bazı sağlık sorunlarından dolayı 2007
yılından beri vegandır.’ Bana kalırsa, Howard Stern’ün bugün programı modern
medyada mevcut en gerici programlardan biri ve Quivers de bu programda kadın
düşmanlığının ve ırkçılığın apolojistliğini
yapıyor.

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: Robin Quivers, Howard
Stern’ün radyo programına çıkan yardımcı sunucu olarak tanınmaktadır. Hakkında hiç
bilinmeyen şudur ki, Quivers bazı sağlık sorunlarından dolayı 2007 yılından
beri vegandır. 

Sağlıklı yaşama kavuşmasının aşamalarını anlattığı The Vegucation of Robin: How Real Food Saved
My Life
[Robin’in Vejetaryenlikle Eğitimi: Gerçek Yiyecek, Hayatımı Nasıl
Kurtardı?] başlıklı bir kitap yayımlamıştır. Kitabında vegan tarifler de vermektedir.]

Ko’nun buradaki sorunu bariz şekilde göremeyişine
şaşırdığımı söyleyeyim. Listesine bu listedeki insanların zorunlu olarak
‘siyasal aktivist[ler]’ olduğunu ‘kişisel olarak’ düşünmediği yönünde bir
tekzip notu eklemesi ve bu listede Quiver gibi insanlara yer vermesi, veganlığın
bir toplumsal adalet meselesi olduğu şeklindeki iddiasını anlamayı
güçleştiriyor. Ve özcü veganların, Ko ile BVR’ın Abolisyonist Yaklaşımdan daha
ileri bir alternatif sunduğu yolundaki iddialarını anlamak da zor.

BVR Yönetim Kurulunun bir diğer üyesi
Syl Ko da, beyaz olmayanların ya da diğer marjinalleşmiş grupların beyaz
veganların onlara ‘neye, neden ve nasıl önem verme’leri gerektiğini dayatmasını
istemediklerini söylediğinde,
bununla aslında özcü veganların etik göreciliğini ve etik bir temel olarak
veganlığı reddedişlerini ifade etmiş oluyor. Bu size tanıdık geldi mi? Refahçıların/yeni
refahçıların söylediği tam da bu:
İnsanlara dayatmada bulunamayacağımıza göre, veganlar veganlığın etik bir
zorunluluk olduğu fikrini benimseyemez. Ama hayvan sömürüsü ahlaken yanlışsa
eğer, o zaman bu, birilerinin başka birilerine dayatmada bulunması meselesi değildir ki. Bu, insan harici hayvanların etik kişiliğinin veganlığı bir asgari
olarak gerektirdiği biçimindeki mantıklı etik ilkeyi teşvik etme meselesidir
.

Yine bir diğer BVR Yönetim Kurulu üyesi
Pax Ahimsa Gethen, DxE
adlı bir grupta önemli bir aktivist; söz konusu grup etik bir temel olarak
veganlığı reddediyor ve bu grubun başkanlığını yapan kişi de ‘vegan savunuculuğun
hayvan hakları hareketi için zararlı’ olduğunu savunan bir insan. DxE büyük
refahçı/yeni refahçı şirketleşmiş hayır kuruluşlarıyla ittifaklar aramakta.
(1/13/2016 tarihli ek not: Gethen artık DxE içinde aktif görev almadığını beyan ediyor. Ancak Gethen’in şurada
da açıkça belirttiği üzere, bu, DxE içerisindeki suiistimal ithamlarıyla ve
başka konularla ilgili bir mesele, yoksa bu, etik bir temel olarak veganlık
fikrini reddeden yeni refahçı bir örgüt kimliğyle DxE’nin statüsüne dair getirdiği
herhangi bir itirazla ilişkili bir
şey değil. Gerçekten de, getirdikleri açıklamada, BVR adına Gethen, DxE başkanı
Wayne Hsiung 2015 Dünya Veganlar Zirvesindeki konuşma daveti kendisinden geri
alındığında DxE ile ilişkiye geçtiklerini yeniden doğruluyor. Zirvenin
düzenleyicilerinden Bob Linden, Hsiung’un vegan savunuculuğu
tenkit eden ifadelerini ve büyük yeni refahçı yardım kuruluşlarını onaylayan ve
onlarla ortak çalışmanın yollarını aradığını gösteren açıklamalarının farkına
vardıktan sonra Hsiung’un konuşma davetini iptal etmişti. Gethen buna itiraz
etti. Gethen, yeni refahçı şirketleşmiş yardım kuruluşlarını, örneğin Whole
Foods ‘mutlu sömürü’
programı için ‘minnettarlık ve destek’ belirtmiş
grupları destekleyenleri eleştirdiğim ifadeleri hedef alan iletilerini
göndermeye devam ediyor.)

Özcü veganlar, refahçı/yeni refahçı
duruştan hiç farklı olmayan bir
veganlık duruşuna sahipler.

İkisi
de
etik bir temel
olarak veganlığı reddetmekte.

İkisi
de
veganlığın, insan
harici hayvanların etik statüsünü tanıyıp saygıyla karşılamak için yapmamız
gereken bir şey olduğu fikrini reddetmekte.

İkisi
de
etik bir temel olarak
veganlığı ‘vegan köktenciliği’ olarak yaftalamakta.

İkisi
de
veganlıktan bir
‘yolculuklar’ meselesi olarak söz etmekte. Özcü veganlar refahçılarla/yeni
refahçılarla omuz omuza bir duruş sergilemektedir.

Ve yakında gerçekleştirilecek olup
konuşmacıları arasında BVR kurucusu Aph Ko, Syl Ko, ve diğer BVR Yönetim Kurulu
üyelerinin ve başka özcü veganların bulunduğu Intersectional
Justice Conference
’ın (Kesişimsel Adalet Konferansı) sponsorlarından
biri işte tam bu yüzden, o bildik The Humane Society of the United States’ten
(HSUS) başkası değil.

Aşağıdaki ekran görüntüsü Intersectional
Justice Conference’ın internet sayfasından alınmıştır: 

Resimdeki metin: The Humane Society of the United States – HSUS ve üyeleri, her yıl barınaklar, veterinerlik programları, acil durum sığınakları ve kurtarmalar sayesinde 100 binden fazla hayvana doğrudan bakım olanağı ulaştırmaktadır. HSUS ve üyesi örgütler; hayvan dövüşü, dövüş köpeği yetiştirme çiftlikleri, at kesimi ve at hızlandırma uygulamaları, fok katliamı ve diğer deniz memelilerine ticari amaçlı uygulanan kıyımlar, tespitle avlama ve vahşi yaşam ticareti ve gayri-insani kesim ve fabrika çiftlikleri gibi hayvanların ulusal ve uluslararası çapta karşı karşıya kaldığı sorunlarla uğraşmaktadır.

[NOT: Lütfen bkz. metnin sonundaki Ekler:
HSUS artık yok!]

Şurada açıklayıp belgelendirdiğim üzere, HSUS ‘mutlu sömürü’yü teşvik etmekte,
et ve diğer hayvan ürünlerinin ikramlarda servis edildiği etkinliklerin
sponsorluğunu yapmakta, kuruluşun Yasama Fonu Siyasal Direktörü görevinde bir
domuz çiftçisi bulundurmaktadır; üstüne üstlük, kuruluşun başkanı ve CEO’su
Wayne Pacelle, tüketicilerin almak istedikleri metada mevcut hayvan acı çekme
düzeyini derecelendiren Whole Foods örgütünün kullandığı bir program olan
‘5-Adımlı Hayvan Refah Oranlaması’nın standartlarını formüle eden Global Animal
Partnership (Küresel Hayvan Ortaklığı) örgütünün Yönetim Kurulunun da üyesidir.

Konferansın
destekçisi kuruluşlardan biri de, Northwest
Animal Rights Network
; refah reformunu teşvik etme yönünde çaba harcayan bu
kuruluştur. Bu kuruluş devamlı surette ve açıkça insanlara yönelik şiddeti
savunan bir insanla ilişkili olduğu kadar, HSUS, Farm Sanctuary ve Farm Animal
Rights Movement ile ve bugün mevcut her
refahçı/yeni refahçı şirketleşmiş hayır kuruluşu ile ilişkili bir oluşum.

BVR
kurucusu Aph Ko ise, ‘Bir toplumsal adalet hareketi olarak veganlık beyaz
insanlar tarafından şirketleştirilmiştir’, diye şikayet ediyor. 

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: Neredeyse bütün beyazlar aktivizm alanında en büyük, en kazançlı
platformlardan bazılarına sahipler. Bu durumda, baskıya dair onların versiyonu
yaşanan tek baskı biçimiymiş gibi görünüyor. Ve çözüme dair beyazların
versiyonu da tek çözüm haline geliyor. Bu sebeple, bence beyaz insanların yararlandığı
– ve kendilerinin bile bilmediği– en büyük ayrıcalık şu ki, onların dünya
görüşü, onların perspektifi böylelikle gerçekliğin ta kendisi diye
doğallaştırılmaktadır. Bize düşen de, haliyle gerçekliğin bu versiyonuna
tutunmak oluyor. Ve biz bunu fark edersek eğer, ‘durun bir dakika, arkadaşlar
siz ırk komisyonculuğu yapıyorsunuz,’ diyorlar; birden ırk kartına oynayanlar biz
oluyoruz. Bu, mevcut çerçevenin bir parçası olarak görüleceğine, ‘ekstra’
olarak görülüyor. Bir toplumsal adalet hareketi olarak veganlık beyaz insanlarca şirketleştirilmiştir.]

Ancak
olabildiğince beyaz ve şirketleşmiş olan –ve
olabildiğince hayvan-sömürüsü-yanlısı olan
– HSUS tarafından masrafları
karşılanan bir konferansta konuşmaktan da çekinmiyor. Bu özcü veganlar hayvan
sömürüsüne gerçekten karşı olsalar ve
etik bir temel olarak veganlığı teşvik ediyor olsalar, ‘mutlu sömürü’yü ve
refah reformunu teşvik eden HSUS’tan ve diğerlerinden fon kabul edip bunlara
alenen teşekkür ederler miydi?

Bu
soruyu insan bağlamında bir düşünün. Irkçılığa kesinlikle karşı olanlar,
ırkçılığı destekleyen örgütlerden para kabul edip bu örgütlerin reklamını
yaparlar mıydı? Çocuk tacizine karşı olanlar, çocuklarla cinsel ilişkiyi teşvik
eden bir kuruluşun sponsorluğunu kabul ederler miydi? Kadınlara uygulanan her
türden şiddete kesinlikle karşı olanlar, kadınlara şiddeti teşvik eden bir
kuruluşun sponsorluğunu kabul ederler miydi?

Hayır,
elbette etmezlerdi.

Ama
işte, bu özcü veganlar bunun tam olarak aynısını insan harici bağlamda yapmakta
hiçbir beis görmüyor.

Bu
noktada belirtmek isterim ki, Kesişimsel Adalet Konferansının beyaz erkek
konuşmacılardan biri olan Will Tuttle, Kapparos
kampanyasının apaçık antisemitizmine karşı çıktığım için beni azarlama cüreti
göstermiş olan insanlardan biri. Bu sözde ‘kesişimsel adalet’ yanlıları ne
kadar seçici insanlarmış!

Her ne
olursa olsun, hayvanların söz konusu olduğu yerde, özcü veganların temel
denebilecek herhangi bir düzlemleri, bir etik zorunluluk duyguları bulunmuyor. Harper’ın
da dediği gibi, onların gözünde bu bir ‘kimlik
alanı’ meselesi. Her türden
hayvan sömürüsünün etik gerekçelerini reddetmenin bir etik ilkeler meselesi
olduğunu söylemek, Harper’ın deyişiyle, ‘vegan köktenciliği’dir. HSUS’un ve
bütün diğer refahçı/yeni refahçı grupların bununla bir alıp veremedikleri yok;
zaten bu tam da onların duruşu demek.

Ve etik
bir ilke olarak veganlığı reddeden ya da ondan ‘köktencilik’ olarak söz eden, Breeze
Harper’mış, ya da HSUS’un başkanı ve CEO’su Wayne Pacelle’miş, umrumda bile
değil. Bu duruş yanlıştır, her kim
söylerse söylesin.

Bu
konuda daha başka her ne söyleyebilirsek söyleyelim, buraya kadar tartıştığımız
bu özgün ‘kesişimsel adalet’ bakışı, insan harici hayvanlar için adalet
anlamına gelmekten uzaktır.

 

IV. Özcü Veganlık: Ancak Bazı İnsanlar Önemlidir

Özcü
veganlar, yalnızca, hayvanlara tür temelinde daha az değer vermeleri
bakımından, özcülüğü türcülük formunda kucaklamakla kalmaz. Ayrıca, özcülüğü
insanların söz konusu olduğu yerde de kucaklarlar ve etik olarak konu dışı
özellikler temelinde bazı insanlara daha çok ahlaki değer atfederler.

Bu özcü
veganlara göre, ancak bazı insanlar toplumsal adalet meseleleri hakkında
konuşabilir ve kimin konuşabileceğini belirleyen unsur da ne dendiği değil, bunu kimin
söylediğidir. Göreceğimiz üzere, bu özcü veganlar, tek meşru söz sahiplerinin kadınlar, beyaz olmayanlar ya da onların
duruşuyla hemfikir diğer marjinalleşmiş gruplardan insanlar olduğunu, buna
karşın kadınların, beyaz olmayanların ya da kendilerinin özcü duruşuyla
uyuşmayan diğer azınlıklardan insanların bizatihi ‘piyon’ olduğunu, meşru söz-sahipleri olmadığını iddia ediyorlar.
Mesela, Avustralyalı gazeteci ve özcü vegan Ruby Hamad yakın zamanda yazdığı
bir makalede, ‘ana akım vegan topluluğu,’ insanın
uğradığı baskı ile hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmemekle suçlayarak
eleştiriyordu. Bu konuda Hamad ile aynı şeyi savunmuştum ve 1990’dan beridir de
aynı şeyi söylüyorum.

Hamad,
ardından, makalesinde, vegan olduğu varsayılan ama mizojiniyi ve şiddeti teşvik
eden bazı erkeklerden söz eder. Bunlardan biri, Filistinliler hakkında bağnaz
ifadeler de dâhil olmak üzere kadın düşmanı ve başkaca şedit sözler sarf ettiği
için yıllardır eleştirdiğim bir erkek yazar. Hamad’ın göndermede bulunduğu
ikinci erkek, hakkında yazdığı olaydan önce hiç adını duymadığım biri. Söz
konusu olayla ilgili olarak zaten yüzde yüz Hamad’la birlikteyim.

Ne var
ki, Hamad’ın şu sonraki ifadesi benim için şaşırtıcı bir nitelikte:

Çoğunluğu
kadınlardan oluşan bir hareketin buna rağmen çoğu önderlik konumuna beyaz
erkekleri yükseltmesinden dolayı inancım sarsılmış durumda. Kendilerine
feminist deyip diyemeyecekleri konusunda kadınlara ahkâm kesebileceğini sanan
Profesör Gary Francione gibi erkeklerden söz ediyorum.

Peki,
kadınlara nasıl ahkâm kesiyormuşum? Onu da şu cümleden çıkarıyoruz:

Feministseniz
ama vegan değilseniz, insan harici dişi varlıkların sömürüsünü ve üreme
süreçlerinin metalaştırılmasını, yanı sıra yavrularıyla ilişkilerinin yıkıma
uğramasını göz ardı ediyorsunuz demektir.

Bu
yüzden benim ne dediğime
bakmayacakmışız. Feminist olup vegan olmayan birinin insan harici dişi
varlıkların metalaştırılmasını göz ardı etmekte olduğu şeklindeki argümanımı
tartışmayacakmışız. Kesişimsellik analizinin, genel bir mesele olarak
mizojininin dişi hayvan kullanımını biçimlendirme şekillerini açığa vurup vurmadığını
tartışmayacakmışız. Sırf beyaz bir erkek olduğum için, benim bu konudaki
duruşumu gözden çıkarabilirmişiz. Peki, bu, özcü veganların itiraz ettiği
özcülükten herhangi bir şekilde farklı mı, hani benim duruşum onların ‘ana akım
vegan hareket’ içinde bir sese sahip olmamaları sonucuna yol açtığına göre? Özcüler
haklı bir şekilde şikâyet ediyorlar, ‘ana akım’ hayvan hareketi onları ne
dediklerinden dolayı değil ne olduklarından dolayı dışarıda bıraktı diyerek. Bu
itiraz ettikleri duruşla ilgili nasıl herhangi
bir ilerlemeyi temsil ediyor peki? Bu ‘kesişimsel adalet’ vizyonu bir baskıcı
grubun yerine bir diğerini geçirmek dışında başka ne yapıyor ki?

Ve bir
kez daha görüyoruz ki, bu özcülük hayvanları ortada bırakan (otobüsün altına
atan) bir ‘kesişimsel adalet’ vizyonu getiriyor.

Pek çok
kadın, savunuculuklarını biçimlendirmede Abolisyonist Yaklaşıma başvurduğu için
Hamad pek bir üzgün. Peki, bunun alternatifi neymiş? Hamad bize bu alternatifin
Breeze Harper olduğunu söylüyor. Ama yukarıda da gördüğümüz gibi, Harper etik
bir temel olarak veganlığı açık seçik bir şekilde reddediyor; bense etik bir
zorunluluk olarak veganlığı en bariz şekilde teşvik ediyorum. Hamad her iki
duruşun da incelenmeye muhtaç olduğunu söylese bunu anlardım. Ama işte, sırf
beyaz bir erkeğim diye benim duruşumu gözden çıkarması özcülüktür ve bu,
konuşmacının ırkından ve cinsiyetinden dolayı hayvanlara yönelik daha fazla
koruma sağlayan bir duruşu reddeden bir yaklaşımdır.

Ve bu,
hayvanlar için adaleti teşvik etme sonucunu ortaya çıkarırmış da, nasıl?

Hamad
bir başka alternatif olarak ekofeminist Carol Adams’ı önerir. Kanaatimce (ki
aynısını söyleyen başkalarının da bulunduğunu biliyoruz), Adams’ın yıllara
yayılan genel eseri, hayvanlara yönelik etik yükümlülüklerimizin ne olması
gerektiğine dair fiili normatif kılavuzluk sağlama konusunda net bir model
sunamamıştır. Örneğin, önceden de yazdığım üzere, Adams, etik haklar ve
evrenselleştirilebilir etik kurallar fikrini muğlak bir ‘şefkat etiği’ uğruna
reddetmiş ve bu da onu hayvan sömürüsüne olanak tanıyan duruşları teşvik etmeye
itmiştir. Adams bu gün veganlığı eskisinden daha çok teşvik etse de, bir yandan
da vejetaryenliği –sadece veganlığı değil yani– normatif olarak arzu edilebilir
bir duruş diye tanımlamaktadır.

Yukarıda
da belirttiğim gibi, etten başka hayvan ürünleri tüketmek et yemenin doğasında
içkin sömürüden nitelik olarak hiç de farklı olmayan hayvan sömürüsünü içerir.
Vejetaryen olmak ahlaki anlamda, hepçil olmaktan daha savunulabilir bir duruş
değildir artık. Hayvanların ahlaki değer sahibi olduğunu düşünen insanlar, en
basitinden, vejetaryenliğin en kırılgan varlıkların sömürüsüne doğrudan
katılımın tezahüründen başka bir şey olduğunu kabul edemez.

Yine,
Hamad, Adams’ın vejetaryenliği kabulünü ve benim reddimi incelememiz ve
farklılıkları tartışmamız gerektiği gibi bir şey önermiyor. Etiğin doğası
üzerine Adams’ın görüşlerini ve benim görüşlerimi, hayvanlar için adaleti en
iyi hangi görüşün sağladığını belirlemek üzere incelemeyi önermiyor. İstiyor
ki, benim görüşlerimi toptan gözden çıkarıverelim ve Adams’ın görüşlerini
benimseyelim, çünkü o kadın, ben erkeğim.

Adams’ın
duruşuyla Harper’ın duruşu arasında kimi farklılıkların göze çarptığı da bir
gerçek. Hamad, kendi ahlaki duruşumuza kılavuzluk yapma ve savunuculuğumuzu
biçimlendirme amaçlarıyla, hayvanlar için adalet açısından aralarındaki
farkların nasıl çözüme kavuşturulabileceğini söylemiyor. Belki de Harper’ın
hanesine, hem bir kadın hem de beyaz olmayan bir insan olduğu için, daha fazla
puan yazmamız gerekiyor. Adams ise beyaz bir kadın. Yani çözüm, ilkeyi temel
alamaz, çünkü Hamad açıkça belirtmişti: İlke konuyla ilintisizdir – kimlikse
ilintili.

Ancak
Hamad tarafından temsil ettiği biçimiyle özcü vegan duruş daha da sorunlu. Hamad çoğunluğu kadınlardan oluşan bir hareketin
benim gibi beyaz bir erkeği önderlik konumuna ‘yükselttiği’nden dem vuruyor. Ne
demeye çalıştığını pek anlamış değilim. Benim bir şeye ‘önderlik’ ettiğim yok.
Ben akademisyenim. Uzun yıllardır, akademisyenliğin yanı sıra avukatlık yaptım
ve karşılıksız olarak hayvan savunucularını temsil ettim. Ama örgütüm falan
yok. İşçim yok. Kimi özcü veganların aksine, bağış peşinde koşmuyorum, bağış
kabul etmiyorum, ya da kitlesel fon arayışında olmadım hiç. Ve hiç kimsenin beni bir önderlik konumuna
falan ‘yükselttiği’ yok.

Hayvan
Haklarına Abolisyonist Yaklaşımın mantıklı bir duruşu temsil ettiğini düşünen
ve savunuculuk anlayışlarında onu teşvik eden pek çok kadın ve beyaz olmayan
insan var. Abolisyonist Yaklaşım’ın radikal eşitlikçiliğini kucaklıyorlar.
Hamad’ın inancı bundan mı ‘sarsılmış’? Ve neden bundan? Abolistyonist Yaklaşımı
destekleyen kadınların ve renkli insanların sesleri önemli değil mi? Savunuculuklarını
benim geliştirdiğim fikirlerle çerçevelendirmeyi tercih edemezler mi?

Yanıt:
Hayır. Hamad’ın ve diğer özcü veganların gözünde tek önemli kadın ve beyaz olmayan insan sesi, Hamad gibi, ben beyaz
bir erkek olduğum için, söylediğimin içeriğine bakmadan benim sesimi gözden
çıkaranların sesi. Savunuculuklarına Harper ya da Adams’ın önerdiklerini
kılavuz almıyorlarsa, en basitinden, böyle insanlar önemli sayılmıyor. Ve Abolisyonist
Yaklaşımın savunuculuklarını biçimlendiren en mantıklı kuram olduğuna inanmakla
özcü veganların inancını sarsanlar, akılsız otomatlar olarak görülüp gözden
çıkarılıyorlar.

Kendisine
şurada
karşılık verdiğim Hamad, sadece bazı
kadınların ve bazı renkli insanların
önemli olduğu argümanına sarılmada diğer özcü veganlar arasında yalnız
değildir. Diğer özcü veganlar da, benzer şekilde, feminist olarak geçen ve
Abolisyonist Yaklaşımı benimseyen kadınları gözden çıkarmışlar,
savunuculuklarına kılavuz olarak Abolisyonist Yaklaşımı alan beyaz olmayan
kadınları  ‘piyon’ olarak nitelendirmişlerdir. Black Vegans Rock Yönetim
Kurulu üyesi Pax Ahimsa Gethen de bambaşka halk kesimlerinden gelip
Abolisyonist Yaklaşımı oluşturan insan topluluğunu ‘beyaz oğlanlar
kulübü
’ diye nitelendiriyordu. Gethen bunu açık seçik, aleni ve belgelendirilmiş
bir bağnazlıkta yer almış diğer iki özcü veganı savunan bir bağlamda sarf
etmişti:

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: Baskıyı parçalamak kırılgan beyaz erkek egolarını korumaktan daha
önemlidir. Suçlanan kişinin, kendine yönelik suçlamalara karşı ‘Ben
ırkçı/cinsiyetçi değilim’ diyerek savunmacı tarzda karşılık vermektense, sahip
olduğu ayrıcalıkları göz önünde bulundurması ve açıklamalarının baskı gören
grubun üyesi insanlara neden zararlı olabileceği üzerinde düşünmesi gerekir. Neyin ırkçı olduğuna karar vermek beyaz insanın haddi değildir; aynı
denklem, cinsiyetçilik ve erkekler konusunda da geçerlidir.]

Herkesin, sınıfsal üyelikten
kaynaklı ayrıcalıklar dâhil olmak üzere, yararlandığı ayrıcalıkların farkında
olması gerektiği düşüncesiyle oldukça hemfikirim. Hemfikir olmadığım nokta, pek
çok özcü vegan tarafından benimsenen, ırkçılık meselelerinde ancak beyaz olmayan bazı insanların söz sahibi
olabileceği, cinsiyetçilik meselelerinde de ancak bazı kadınların söz sahibi olabileceği fikridir. Bu anlayışa kalsa,
bu konularda söz sahibi olacak insanları belirleyen unsur, ifade edilen
düşüncenin içeriği değildir,
düşünceyi ifade edenlerin özcülükle, yani benim sırf son 30 yıl içinde bu
kuramı geliştiren insan olmamdan ve beyaz bir erkek olmamdan dolayı Abolisyonist
Yaklaşımın bir ‘beyaz çocuklar [aynen alınmıştır] kulübü’ olarak
nitelendirilmesine olanak tanıyan özcülükle hemfikir olup olmadıklarıdır. Özcü
veganlar, kadınların ve beyaz olmayanların “ana akım” refahçı/yeni refahçı
harekette başlarına gelenlere yönelik haklı iddialarındakiyle aynı şekilde,
Abolisyonist Yaklaşımı benimseyen kadınları ve beyaz olmayan insanları
küçümsenecek ve görmezden gelinecek birer “piyon” olarak görüyorlar. Savunuculuklarını
çerçevelendirmede bu kadınlarla beyaz olmayan insanların Abolisyonist Yaklaşımı
akla uygun bir şekilde seçmiş olabilecekleri olgusuna ise hiçbir saygı
gösterilmiyor. BVR’nin, Yönetim Kurulunda bu görüşleri benimseyen bir üyesinin
bulunması, çok hayal kırıklığına uğratıcı bir şey – ve bu gerçekten çok şey
anlatıyor.

Artık
özcü veganlarla yaşanan her fikir
uyuşmazlığında, ırkçılık, cinsiyetçilik ya da başka bir şeyle itham edilmek
sıradan bir vaka oldu. Irkçılığı, cinsiyetçiliği ya da başka türden nahoş
duruşları teşvik etmekle suçlananlar, özcü veganların özcülüğünü açıkça
benimsemeyecek olan renkli insanlar, kadınlar ya da diğer ezilen grupların
üyeleri olduğunda, bu durum özellikle kaygı verici bir hal alıyor.

Otuz
yıldan fazla bir süre kadın olarak yaşamış olan ve Abolisyonist Yaklaşımı
benimseyen gey-tanımlı bir transseksüel erkek, bir özcü veganın internet
sayfasındaki bazı ifadelere itiraz
etmişti
. Bu insan, söylediğinin bir töz içerip içermediğine
bakılmaktansa, ‘erkekçi açıklama yapmakla’ ve kendi ‘düz, beyaz, erkek olmak
ayrıcalığını’ dillendirmekle suçlanıp terslenmiştir. Maruz kaldığı bu önyargılı
davranışa karşı çıktığında ve cinsel kimliğiyle toplumsal cinsiyet kimliğini
açıkladığında, kendisinden yarım ağızla özür dilenmiş, ancak iletiler bir bütün
olarak silinmiştir.

Şu an
tam olarak beklediğim, kimi özcü veganların çıkıp onlar tarafından tersi yönde
ayrımcılık yapıldığını iddia ettiğimin söylenmesi. Böylesi bir iddia açıkça
yanlış olurdu, ama bazı özcü veganlar benim duruşumu kasten yanlış yorumlamada
hiçbir beis görmüyor. Her ne olursa olsun, beyaz olmayanların beyaz ırkçı bir
toplumda ırkçı olabileceğine inanmıyorum.
Kadınların ataerkil bir toplumda cinsiyetçi olabileceğine inanmıyorum. Bu makalenin en başında belirttiğim gibi, ırkçılık ve
cinsiyetçilik, iktidarın sırasıyla ırk ve cinsiyeti temel alan tezahürlerine
dairdir. Irkçılık ve cinsiyetçilik başkalarını zarar verici bir biçimde etkilemeye
yönelik kurumsal iktidar içerir. Burada sorun, ırkçı ve cinsiyetçi bir toplumda
renkli insanların ve kadınların kurumsal
iktidardan büyük oranda yoksun kalmasıdır. İşte bu yüzden Siyah insanlar bu
toplumda ırkçı olamaz; kadınlar bu
toplumda cinsiyetçi olamaz. Tam aksi
yönde ayrımcılık yapamazlar, çünkü ayrımcılık yapmaya yönelik kurumsal
iktidarları yoktur. Ama renkli insanlar
ve kadınlar adaletsiz ve haksız önyargılar edinebilirl
er. Bağnazlaşabilirler. Ve insanların
görüşlerini sırf ırkları, cinsiyetleri ya da toplumsal cinsiyetleri temelinde
terslemek ya da görüşleri önem arz eden kadınların ya da renkli insanların veya
trans kişilerin yalnızca, içerdiği tözden bağımsız olarak bir beyaz erkeğin
söylediği her şeyin yanlış olduğu fikrini desteklemeye razı insanlar olduğunu
iddia etmek önyargı ve bağnazlıktan başka hiçbir
şey
değildir. Bu noktada, türcülüğü onaylamaları bir yana, pek çok özcü
veganın düpedüz bağnazlık içinde olmasının insanı hayal kırıklığına uğrattığını
söylemem gerek.

Sınıfsal
özelliklere ya da bireyin karakterinin muhtevasına bakılmaksızın, değeri tek
başına kişisel özelliklerle bağlantılandırmak, bizi bazı bariz yanlış sonuçlara
sevk eden bir kimlik politikası ortaya çıkarmıştır. Bu bizi, Barack Obama,
Condoleezza Rice, Clarence Thomas, Ted Cruz ve Margaret Thatcher gibi gerici
kişiliklerin bir sistem olarak baskı ve ona karşı nasıl savaşmak gerektiği
konusunda Noam Chomsky ve Chris Hedges gibi aktivistlerden daha büyük iç görüye
–ve söz konusu mücadele yolunda daha büyük bir adanmışlığa– sahip olduklarına
inanmaya sevk etmektedir.

Bu
demek değildir ki, Obama, Rice, Thomas, Cruz ve Thatcher, kimlikleri yüzünden
şiddete uğramamıştır. Bu yine, bu şiddete dair bireysel deneyimlerinin konuyla
ilintisiz olduğu anlamına da gelmez. Bu düpedüz şu anlama gelir ki, adalet
–yani onun hakkında ne düşündüğümüz, ona eylemsel plandaki adanmışlığımız ve
onu muhafaza etme planımız– konuşmacıların otoritesini ‘biyolojik, dolayısıyla
tecrübi ve dolayısıyla etik’ bir ön koşullar listesi temelinde tanımaya
indirgenemez.

Kimlik
politikası iyi niyetlerden ortaya çıkmışsa da, özcüler, hâkim baskıcı sistem
tarafından inşa edilmiş ve mevcut toplumsal iktidar yapılarını yansıtan ‘beyaz,
düzcinsel kadın’ ya da ‘siyah, eşcinsel erkek’ gibi sabit, sınırlayıcı
kimlikleri reddetmiyor olmaları, ancak en basit haliyle, yüzeysel fiziksel
özellikler temelinde yeni hiyerarşiler ve yeni nesneleştirme ve ötekileştirme
biçimleri yaratmak üzere bu kimlikleri tersine çevirmeleri bakımından, eleştirdikleri
insanlar kadar her anlamda gerici bir hale gelmişlerdir. Bu anlamda, örneğin, bir
‘düzcinsel, beyaz erkek,’ ırkçılığı, cinsiyetçiliği ya da heteroseksizmi
destekleyip desteklemediğine bakılmaksızın, bütünüyle o kategori tarafından
tanımlanan ‘öteki,’ ‘düşman’ haline gelir. Değerlerinde ve yaşama tarzında
ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve heteroseksizme güçlü bir şekilde karşı çıksa bile,
bu insan sırf düzcinsel olmasına binaen suçludur ve söylediği her şey geçersiz
sayılıp ‘ırkçı’ ve ‘cinsiyetçi’ olarak damgalanabilir.

Bu özcü
duruş hiç kimseyi özgürleştirmiyor.

Bu bir
tuzak, bir çıkmaz sokaktır – bu insanların reddettiklerini iddia ettikleri
baskıcı sistemin bir değişkesidir. Aynı şekilde, hayvan etiği düzleminde de,
özcü veganlar insan harici varlıkları etik topluluğa tam üyelikten men etmekle
kalmayıp, aynı zamanda, başkalarının duruşlarını içerdikleri töz değil bir
duruşun sahibinin kimliği temelinde değerlendiren refahçı/yeni refahçı duruşun
bir değişkesini üretmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Adalet
istiyorsak eğer, iki şeye sahip olmamız gerekir: 1) bireysel deneyimlerimizi
daha geniş adalet kuramları olarak ve bell hooks gibi feministlerin yapmaya
çalıştığı şekilde adaletsizliğe karşılık verme biçimleri olarak sentezleme
yolları ve 2) şiddete ve baskıya son vermeye dönük bir çabayla bu kuramlar
üzerinden eylemde bulunmaya yönelik bir adanmışlık. Bunun içindir ki,
Abolisyonist Yaklaşım veganlığı gerektirir. Kuram ve deneyim araçtır, amaç
değil. Eylemsiz kuram, deneyim ve iyi niyet ise yetersizdir. Pratikte adaleti
ortaya çıkarmak için kendimizi doğru şeyler yapmaya adamak gerekir.

Özcü
veganlar ırk, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet, vs.’den gelen ayrıcalıklardan dem
vuruyorlar, ancak sınıfsal ayrıcalıkları büyük oranda göz ardı ediyorlar. Özcü
veganların pek çoğu yerlerini sağlama almış orta sınıf üyesi insanlar. Çoğu, yükseköğretim
olanaklarından yararlanabilmiş. Ama bu insanlar anlamlı her tür ekonomik
hakkaniyet anlayışından kopuk bir kimlik politikasına sahipler ve bu bakışın
doğasını, kaynakların gülünç bir şekilde adaletsizce dağıtımından kaynaklanan
bir içkin haksızlık ve eşitsizlik oluşturuyor. Dolayısıyla, sınıfsal
özellikleri referans almaksızın, değeri tek başına kişisel özelliklerle
bağlantılandırmak, bizi orta sınıftan, doktora yapmış renkli bir insanın
baskıya dair –Siyah ya da beyaz– yoksul bir insandan söyleyecek daha fazla sözü
var olduğuna inanmaya sevk etmektedir.

İlginçtir,
özcü veganlar onların özcülüğünü benimseyen ve kimlik politikasını teşvik
etmede onlara katılmak için can atan beyaz insanlarla hiçbir sorun yaşamıyor.
Burada, açıkçası, insan harici varlıklar ya da insanlar için bir adalet kuramı
telaffuz eden ilkeli bir duruştan
eser yok. Sonuç itibariyle bakılırsa, özcü veganlık; kariyer, girişimcilik ve
başka fırsatlar peşinde koşan bir grup insandan başka hiçbir şey değilmiş gibi
bir görüntü çiziyor. Bu hareketin hayvanlar için adaletle, ya da –sadece
özcülüğü ve onun zorunlu sonucu kimlik politikasını benimseyenlere karşı– bütün
kadınların ve beyaz olmayan insanların hayvanlar için bir toplumsal adalet
hareketine katılmalarını sağlamakla hiçbir ilişkisi yok.

Özcü
veganlar hayvanları ortada bırakan (‘otobüsün altına atan’) bir tavır sergilediği gibi, insanlar arasında da yeni
bir düzenleme getiriyor – yani ‘otobüs içinde
yeni bir oturma düzeni getiriyor.’ Özcülüğün kimlik politikasını yutmayan
kadınlar ve renkli insanlar bütün beyaz erkeklerle birlikte arkada oturuyor.
Otobüsü özcü veganlar kullanıyor ve bu insanlar sponsorluğunu HSUS’un
karşıladığı ve Howard Stern ile Robin Quivers’in akşam yemeği sonrası eğlenceyi
sağlayacağı konferanslarına giderken önde oturuyorlar.

Abolisyonist
Yaklaşım insan harici varlıkların bu otobüste insanlarla birlikte oturmaya
başlamasını savunur. İnsan harici hayvanlar için adalet bir nevi ‘kimlik alanı’ saçmalığı meselesi değildir. Bu, bütün olarak hayvan sömürüsünü savunulamaz kılan bir etik ilkeler
meselesidir. Ve Abolisyonizm otobüsünde oturma düzeninde hiyerarşi diye bir şey
yoktur. Bizim kökten biçimde eşitlikçi bir oturma düzeni politikamız var ve bu
politika, herhangi bir konu dışı fiziksel özellik meselesi değil, kalbinizde ne
bulunduğu meselesidir.

 

V. Özcü Veganlık ve Kölelik/Tecavüz
Analojileri

1990’ların
başından beri savunuyorum, hayvan sömürüsünün sistemleştirilmesi yalnızca ahlak
dışı değil (hayvanları sömürmek ahlaken yanlışsa eğer, hayvanların sözde ‘insancıl’
sömürüsünü teşvik etmek de yanlıştır), pratik bir mesele olarak, başarısızlığa mahkûmdur
da, çünkü hayvanların mülk statüsü demek hayvanların çıkarlarının insan
sahiplerinin çıkarlarına asla baskın çıkamaması demektir. Ve şunu da söyledim, insan
köleliğiyle ilgili iyileştirmeler yapma girişimleri neden başarısızlığa
uğramışsa hayvan sömürüsünde iyileştirmeler yapma girişimleri de aynı sebeple başarısızlığa
uğrayacaktır.

Kimi
özcü veganların sanki şöyle düşünür bir halleri var: Bu tarz söylem bir ‘konuyu
haksızca sahiplenme’ meselesi içerir, çünkü kölelikten ancak Siyah insanlar
gereğince söz edebilir. Bu noktada da özcülüğün o çirkin suretini gösterdiğini görebiliyoruz.
Ne söylendiğine bakamazmışız; sözü kimin söylediğine bakabilirmişiz. Yani,
özcü veganların gözünde, beyaz insanlar kölelik hakkında konuşamaz. Ancak Siyah
insanlar konuşabilir.

Ama köleliğe
dair söylemde Siyah insanların mülkiyet çıkarının bulunduğunu savunmak şunu
görmezden gelir ki, 1600’ler-1800’ler arası dönemde Birleşik Devletler’de (ya
da genel olarak Batı’da) yaşanmış kölelik yaşanmış-yaşanacak tek kölelik dönemi
değildi. O dönemden önce de menkul kölelik vardı, hala da var. Ama bu
köleliği büyük oranda belirleyen unsur ırk değil, kabile ve dindi.

Dahası,
Birleşik Devletler’de yaşanmış ırk-temelli kölelikte bile, şunu açıkça
belirteyim ki, hayvanların mülk olarak kullanımına benzeşik olan şey, menkul köleliğin
yasal, siyasal ve toplumsal mekanizmalarıdır. Burada söz konusu analoji, keskin
bir şekilde, baskı mekanizmalarına
–elbette bunun getirdiği acılara– odaklıdır. Bu da, hayvan refahından ziyade
hayvan haklarıyla benzeşimi odak alır. Özcü veganlar, kölelik analojisinin salt
kölelerin çektiği acılara dair olduğunu sanıyorlar. Bu doğru değil.

Hayvan
sömürüsünün Yahudi Soykırımı ile kıyaslanmasına nasıl itiraz ettiysem, aynı
şekilde, linç edilmiş Siyah insanların resimlerinin mezbahalarda asılı
hayvanların resimleriyle ya da başka tasvirleriyle benzer diye yan yana getiren
refahçı/yeni refahçı grupları her zaman eleştirdim. Kötülükleri bu şekilde
kıyaslamak hiçbir şekilde farkındalık yükseltmiyor; hem bunu yapmanın yanlış
anlamalara yol açıp incitici olması da kuvvetle muhtemel. Ama sistemleşmiş menkul
kölelik ile sistematik hayvan sömürüsü arasında önemli paralellikler bulunduğu
gerçeği de hala olduğu yerde duruyor.

Afrikalı-Amerikalılar
köleliğin mirası konusunda deneyim-temelli bir uzmanlığa sahip, evet, ama
dünyayı bu kötülükten kurtarmak istiyorsak eğer, konu ister insanlar isterse
insan harici varlıklar olsun, köleliğin mekanizmalarını ve onu destekleyen
ilkeleri hepimizin anlaması gerekir.

Menkul
kölelikte iyileştirmeler yapma girişimleri hangi nedenlerle hüsrana uğradıysa,
hayvan sömürüsü sisteminde iyileştirmeler yapma girişimleri de aynı sebeplerle
başarısız olacaktır. Hissedebilir bir varlık kölelik nesnesi olmuşsa eğer, o
varlığın çıkarları bu mülkün sahiplerinin çıkarlarından hep daha değersiz sayılacaktır.
Çatışma içeren durumların çok büyük kısmında, mülk kaybetmeli, sahip egemen
olmalıdır, yoksa bu türden varlıkların mülk olması diye bir kurum yoktur (söz
konusu olan, ister insan olsun, isterse insan harici bir varlık). Hem menkul kölelikte hem de hayvan sömürüsünde, varlıklara yalnızca dışsal ya da
dış bir değerleri varmış gibi muamele edilir; bu varlıkların içsel ya da içkin bir
değerleri yoktur. Bu varlıklar düpedüz şeydir.
Menkul kölelik (bu, ırk-temelli olabilir ya da başka bir temeli bulunabilir) ve
mülk olarak hayvanlar yasal ve ekonomik şekillerde bütünüyle benzeşiktir.

Burada
kavramsal bir mesele olarak herhangi bir benzemezlik durumu varsa eğer, bu, menkul
kölelik ile hayvan sömürüsü arasında bir benzemezlik değildir. Bu ikisi
arasında,  bariz ve kaçınılmaz bir
benzeşimsel uyum söz konusudur. Çoğu refahçı/yeni refahçı (kendilerinin de
teşvik ettikleri) sistemli hayvan sömürüsünü, Birleşik Devletler’deki sivil
haklar mücadelesi ile kıyaslar. Bu ikincisi, kişilere nasıl adilane biçimde
davranmak gerektiği meselesini içeriyordu – ve eşitlik hala çok uzaklarda bir
yerde olduğu için, içermeye de devam ediyor. Hayvanlar ise hala kölelik nesnesi
kişisel mülk durumunda. Etik kişi statüleri hala yok. Elbette bu durumda, bu şeylere ‘adil’ bir tarzda nasıl
davranmalı, bundan bahsedemeyiz.

‘Abolisyon’
(ortadan kaldırma, yürürlükten çıkarma) dediğimde, bu terimi kölelerin
deneyiminden söz etmek için kullanmıyorum. Bu kelimeyi kullandığımda, hissedebilir
varlıkların münhasıran başkaları adına kullanılan kaynaklar olarak statüsünü
yerleşikleştirip devam ettiren her tür mülkiyet kurumunu parçalamak üzere
geçmişte kullanılagelen ve kullanılması gereken mekanizmadan söz ediyorum.

Her
halükarda, bu tarz bir analizin tam gerektiği gibi salt Siyah insanların olan bir
söylemi ‘haksızca sahiplendiği’ni söylemek, maalesef ki, en açık biçimde
saçmadır. Ben kölelik analojisini kölelerin yaşadığı deneyimi küçümsemek üzere
kullanmıyorum. Hissedebilir varlıkların belli kurallar dâhilinde mülk
sayılmasının hangi yasal, hukuki ve ekonomik nedenlerden dolayı düzenlemeye
tabi tutulamayacağını anlamamızı sağladığı için bu analojiyi kullanıyorum.
Ilımlı bir duruş sergileyen ve beyaz insanların kölelik hakkında
konuşabilmesini kabul edilebilir gören özcü veganlar bile köleliğe dair
tartışmaların ‘beyazlığa odaklandığı’nı ve ‘beyaz kırılganlığı’nın ifadelerini
temsil ettiğini varsayıyorlar. Buradaki sorun şu ki, ırkçı bir toplumda her konu bunu yapmak için
kullanılabilir. Her ne olursa olsun, kişisel mülk köleliği şu 25 yıl içerisinde
Abolisyonist paradigmada kesinlikle hiç bu şekilde kullanılmamıştır,
kullanılmaz. Menkul kölelik ve insan harici hayvanların sömürüsü, bunların bir
düzenlemeye tabi tutulmasını pratik bir mesele olarak imkânsız kılan ve etik
bir mesele olarak abolisyonlarını -ortadan kaldırılmalarını- (ve kişilerin haklarının tanınması ve
abolisyon yönünde savların ortaya atılmasını) zorunlu kılan önemli ortak özelliklere sahiptir.

Bu
noktada sınıfın önemli, hatta başka her unsurdan daha önemli olmasıyla ilgili
söylediğim bir ifadeyle bağlantılı olarak şunu belirtmem gerekir ki, Batıda
köle ticaretini mümkün kılan şey, Siyah insanların başka Siyah insanları
köleleştirmesi ve sonrasında o köleleri beyaz Batı Avrupalılara satıp bu sayede
çok önemli meblağlar kazanmaları ile gerçekleşen yaygın yerli Afrikalı köle
ticaretiydi.

Kimi
özcü veganlar da, hayvan sömürüsünü konuşurken erkeklerin tecavüzü
tartışamayacaklarını ileri sürüyorlar. Yani, tecavüz bağlamında yaşanan temel
haklar ihlali ile biz hayvanları öldürüp yediğimizde yaşanan temel haklar
ihlali arasında bir analoji kuramıyor, benzerliği göremiyorlar.

Kölelik
konusunda olduğu gibi, tecavüzü analojik bir kavram olarak kullandığımda, kavramı
tecavüz kurbanlarının deneyimini küçümsemek için kullanmıyorum. Bu analojiyi
kullanıyorum, çünkü tam da bu konuya uyan ve hayvan sömürüsünü en derininden
anlamamızı sağlayacak analoji bu.

Bana
göre, kelimelerin ve kavramların bunun gibi bağlamlarda kullanımı, bir analoji
meselesi. Eşyayı anlama biçimimizi deneyimlerimiz belirler, ama sonuçta,
sorulması gereken soru, analojinin konuya uyup uymadığıdır. Mandıra
çiftliklerinde çeşitli defalar bulunmuş ve ineklerin nasıl gebe bırakıldığını
ve yaşadıkları şeyi sevmedikleri için kontrol altında tutulmalarına yönelik
olarak onlara neler yapıldığına tanık olmuş bir insan olarak şuna inanıyorum
ki, bu uygulamalarla tecavüz arasında benzerlik söz konusu ve aralarında
tecavüz mağduru olanlar da dahil olmak üzere süt çiftliklerinde nelerin
yapıldığını gördükten sonra benimle aynı fikirde olan pek çok kadın var.

Tecavüz,
temel bir insan hakkının ihlalidir. Temel olmayan hakların ihlallerinden
farklıdır. Evcilleştirilmiş hayvan kullanımında yaşanan temel haklar
ihlallerine benzer tecavüz. Burada konumuza tam uyan bir analoji söz konusudur.
Eğer bazı insanlar bu analojiden gücenip kullanımına itiraz ederse, o zaman
bizim de bu analojiyi neden geçersiz gördüklerini sorma hakkımız doğar. Ve bu
meseleyle uğraştığım şunca yıldan sonra artık benim de ‘insan-kadınlar etik
olarak daha önemlidir’ iddiasının versiyonu olmayan bir şey duymuş değilim.

Yakın
zamanda hayvan etiğinin tartışıldığı akademik bir konferansta bulunmuştum,
ancak sadece konferansın bir parçası olarak oradaydım. Konuşmamın bir
noktasında, ‘mutlu’ sömürüden söz etmek ‘mutlu’ tecavüzden ya da ‘mutlu’ çocuk
tacizinden söz etmeye benzer, şeklinde bir ifade kullandım. Kendini feminist
olarak tanıtan bir kadın bu analojime itiraz etti. Ona nedenini sordum. Tüm
söyleyebildiği, hayvanları kullanmanın tecavüz kadar ‘ciddi’ olduğunu düşünmediğiydi.
Acaba ne demek istemişti; bunu kendisine sorduğumda hiçbir şey söylemedi. Bu
soruya verilecek, türcü olmayan bir karşılık yoktur.

Ve şu
bir gerçek, konuştuğumuz konuları sırf biz onları deneyimlemedik diye
birbiriyle ilintili analojiler olarak ele alamayacaksak, o zaman insan harici
varlıkların sömürüsü hakkında hiç kimse
tek kelime söz edemez.

 

VI. Sonuç

Bu
makalede tartışılan insanların teşvik ettiği biçimiyle özcü vegan duruş ile
refahçı/yeni refahçı model arasında görülebilecek muhtemel her fark
yüzeyseldir.

Sonuç aynıdır.

Etik
bir temel olarak veganlığı reddeden şirketleşmiş büyük hayır kuruluşlarının
‘’önderler’ini alsak, bu grubun yerine diğer ‘önderler’ grubunu, yani özcü
veganları geçirsek, yine bir şey değişmez. Çünkü her iki grup da etik bir temel
olarak veganlığı reddetmektedir.

Refahçıların/yeni
refahçıların türcülüğünü ve özcülüğünü eleştirdiğinizde, size ‘pürist,’
‘köktenci’ ve ‘bölücü’ diyorlar.

Özcü
veganların türcülüğünü ve özcülüğünü eleştirdiğinizde, sizi ‘veganlığı ya da
vegan köktenciliğini telkin etme’ ile suçluyorlar. Ama, ayrıca, adınız ‘ırkçı’ya, ‘cinsiyetçi’ye, vs. çıkıyor. Özcü
veganları eleştiren bir kadın, bir renkli insan ya da bir başka marjinalleşmiş
gruptan bir insansanız, göz ardı edilir, ‘piyon’ sayılıp reddedilir, ya da ‘ırkçı,’ ‘cinsiyetçi’
diye yaftalanırsınız. Özcü veganları içi boş olmayan bir temelde tartışmaya
davet edin, ya da onların kof saldırılarına bir cevap vermeye kalkın, ‘beyaz
kırılganlık,’ erkekçi açıklama,’ ‘akıl bulandırma’ ya da ‘taciz’ ile suçlanıp gözden
çıkarılmanız işten bile değildir.

Hakaret
denince özcü veganların refahçılardan/yeni refahçılardan daha geniş bir
yelpazeye sahip olduğu muhakkak. Ama iş türcülüğü ve diğer özcülük biçimlerini
teşvik etmeye gelince, özcü veganlar refahçılarla/yeni refahçılarla omuz omuza
bir yoldaşlık sergiliyorlar.

HSUS
ile diğer refahçılar/yeni refahçılar özcü veganların etkinliklerine işte tam bu
sebeple sponsor oluyorlar.

İnsan
harici hayvanların savunuculuğu üzerine ve insanların haklarıyla insan harici
varlıkların hakları arasındaki ilişki üzerine fikirlerini Hayvan Haklarına
Abolisyonist Yaklaşım çerçevesinde biçimlendiren bizim gibi insanlar ise, bize
her kim her ne ad takarsa taksın, türcülüğü ve diğer özcülük biçimlerini
eleştirip reddetmeye devam edeceğiz.

Şunu
saygıyla önermek benim için görevdir ki, hem insanlar hem insan harici
varlıklar için aynı şekilde adalet sağlanmasını istiyorsak eğer, kimlik
politikalarını bir yana bırakalım ve ne
söylendiğine odaklanalım, o sözün kim
tarafından söylediğine değil. Sınıfsal temelli olan dâhil olmak üzere, sahip
olduğumuz ayrıcalıkların her an farkında yaşamamız gerekir ve bu ayrıcalıkların
adaletsiz duruşlara geçmemiz ya da adaletsiz duruşları savunmamız sonucunu
doğurmamasını sağlamak için tetikte olmamız gerekir.

Ancak,
sonuç itibariyle, savunduğumuz duruşun içerdiği adalet duygusunun, bir ilkeler
etiğini kendine dert edinmiş herkesin temel kaygısı olması gerekir.

Ayrıca
şu var, hem insanlar için hem insan harici varlıklar için adaletin sağlanması
yolunda ne yapılması gerektiği üzerine söyleyecek hiçbir sözleri olmadığı gibi, özcü veganlar, Abolisyonist
Yaklaşımın reddettiği o bildik gerici, türcü ve başka şekillerde özcü palavrayı
hayata geçirmek üzere yeni bir oyuncu listesiyle gündem kazanmaya çalışıyorlar.
Abolisyonizm dışında, etik-bir-temel-olarak-veganlık dışında bir mesajı allayıp
pullayıp yeniden pazara sürmede özcü veganlar ilk değil, son da olmayacaklar. Ne
var ki, veganlığın ahlaki bir yükümlülük olduğu konusunda hemfikir olup insan
harici varlıkları ve insanları içeren tüm ötekileştirme biçimlerini ahlaken savunulamaz
görenler bütün bu çabaları en açık haliyle görüyorlar, görmeye devam edecekler.

Bu
makaledeki sözlerime son verirken, çoğu ‘piyon’ olsa da hep mükemmel işler kotaran ve
bu yazının ilk taslaklarından biri için bana mükemmel geri bildirimlerde
bulunan Facebook moderatörlerime teşekkür etmek
isterim. Marianna C. Gonzalez, Vincent Guihan ve Linda McKenzie metni okuyup
yorumlarını benimle paylaştı; bu çabalarında onlara eşlik eden Frances
McCormack ile bütün bu sürecin ta en başından bugüne partnerim olmuş Anna
Charlton’ı da burada anmak isterim.

********

Hala vegan
değilseniz, vegan olun. Veganlık, şiddetsizlik demektir. Veganlık, her şeyden
önce, öteki hissedebilir varlıklara şiddet uygulamamak demektir. Ama hem de, dünyaya
ve kendinize şiddet uygulamamaktır veganlık.

Hayvanlar
etik olarak önemliyse eğer, veganlık tercih meselesi değildir – veganlık
yükümlülüktür. Hayvan hakları hareketinin parçası olduğunu iddia eden her
duruş, veganlığın ahlaki bir yükümlülük olduğunu açıkça belirtmek durumundadır.

Veganlığı
ahlaki bir yükümlülük olarak benimsemek ve ahlaki bir yükümlülük olarak veganlığı
savunmak, insan harici sığınmacı varlıkları umursamanın yanı sıra,
üstlenebileceğiniz en önemli aktivizm pratikleridir.

Dünya Vegandır! Yeter ki siz isteyin.

Veganlık
hakkında daha fazlasını öğrenmek için bkz: www.HowDoIGoVegan.com.

Gary L.
Francione

Rutgers
Üniversitesi Yönetim Kurulu Ordinaryüs Profesörü

©2016
Gary L. Francione

10 Ocak, 2016, Blog yazısı

 

EK, 16 Ocak, 2016

Not: Bu
ek, The Vegan Society grubunun Savunuculuk ve Politika
Yöneticisi Amanda Baker’ın bu makaleye verdiği bir karşılığa dayanıyor. Baker,
yazık ki, benim veganlığın etik bir temel olduğu argümanımın beyaz ayrıcalığı
ve erkek ayrıcalığı içerdiğini söylüyor. Black Vegans Rock Yönetim Kurulundan
Christopher Sebastian-McJetters’in bu duruşla hemfikir olduğunu gösteren ayrı
bir blog gönderisini şuradan okuyabilirsiniz.

EK, 18 Ocak, 2016

Black
Vegans Rock kurucusu Aph Ko etik bir temel olarak veganlığı reddetmekle
kalmıyor. Bir de bu kavramla alay ediyor.

Şöyle
ki: Bir başka özcü vegan (savunuculuklarını Abolisyonist Yaklaşım çerçevesinde
oluşturmuş cinsiyet-değiştirmemiş beyaz kadınların görüşlerinin aksine,
görüşleri beyaz kadın Amanda Baker’ın görüşleri gibi önemli sayılan,
cinsiyet-değiştirmemiş bir beyaz kadın) yazdığı bir makalede, yiyecek
çöllerinin –taze yiyeceklerin rahatça erişilebilir ya da ucuz olmadığı kent
alanları– benim bir hayvanı öldürüp yemenin mazur görülebileceği bir duruma örnek olarak önerdiğim ‘ıssız ada’
metaforuna benzediğini savunuyordu.

Burada
söz konusu olan, ‘ıssız ada’ gibi bir durumda insanın bir başka varlığı (insan
ya da insan harici) öldürüp yemeye zorlanabileceği
aksi halde öleceği fikriydi. Böylesi bir durumda, diye savunmuştum, insan
harici varlığı (ya da insanı) öldürüp yemek mazur
görülebilir
, ancak bu, savunulabilir
bir şey değildir. Bir başka deyişle, bir başka hissedebilir varlığı (meşru
öz-savunma gibi bir durum yokken) öldürmek yine de yanlıştır ve bunun
savunulabilir yanı yoktur, ancak zorunluluğun var olması bu edimin yanlışlığını
hafifletebilir ya da kısmen affedilir kılabilir.

Açıkçası,
bu analiz, yiyecek çöllerine uygulanacak bir bakış değil ve sonuç itibariyle bu
analiz, veganlığın yiyecek çöllerindeyken ahlaki bir yükümlülük olmadığını söylemeye
çalışıyor da değil. Yiyecek çölleri korkunç bir adaletsizlik ve çok fazla
sağlıksız yiyecek tüketen insanları içeriyor. Ama bir yiyecek çölünde bile
insanlar pilav-fasulye ya da konserve sebze gibi vegan yiyecekler bulabilir;
hem bu yiyecekleri, erişebilecekleri hayvan temelli yiyeceklerden genellikle
çok daha ucuz bulmaları da mümkündür. Yiyecek çölleri konusunda başka ne
denebilirse densin, bu insanların durumunu, insanın bir başkasını (insan harici
varlığı ya da insanı) öldürmediği takdirde açlıktan öleceği ıssız ada durumuna
benzetmek mümkün değildir.

Ve
yine, bu zorunluluk ıssız ada durumunda mevcut olsa bile, bu, hayvan ürünleri
yemeyi (ya da başka insanları öldürüp yemeyi, ya da yiyeceklerini ele geçirmek,
vs. için başka insanları öldürmeyi) etik olarak savunulabilir kılmazdı.

Ancak veganlık, tıpkı insanların temel
haklarının yerine getirilmesi gibi yine

ahlaki bir yükümlülük

olurdu.

Her
neyse, bu makale bir gönderi olarak Facebook’a eklenmişti. Louie Brie adlı biri
bakın nasıl bir yorum göndermiş:

‘Ama
veganlık etik bir te-’

‘Kes
artık, Gary.’

Bu
yorumun ekran görüntüsünü aşağıya alıyorum.

image

[Ekran görüntüsündeki yazı: Louie Brie: ‘Ama veganlık etik bir te-’‘Kes artık, Gary.’ / Aph Ko: ‘Bundan güzel kitap
başlığı olur. lol’]

Bu
yorumu üç kişi beğenmiş; bunlardan biri de, Aph Ko. Ko’nun ‘beğen’ini aşağıdaki
ekran görüntüsünde görebilirsiniz.

image

Ko,
ayrı bir yorum da eklemiş:

‘Bundan
güzel kitap başlığı olur. lol.’

Black
Vegans Rock oluşumunun kurucusu Aph Ko etik bir temel olarak veganlığı
reddetmekle kalmıyor. Bir de bu kavramla alay ediyor.

Gary L.
Francione

Ek, 21 Ocak, 2016

Görüyorum
ki, HSUS artık yok. Aşağıya ‘makalemden önce’ ve ‘makalemden sonra’ başlıklı
iki ekran görüntüsü alıyorum.

Ben makalemi
yazmadan önce:

Resimdeki yazı: Destekleyen Sponsorlar Someday Farm Vegan Bed & Breakfast – South Whidbey adasında sizi dinlendirip gençleştirecek, huzur ve sükûnet bulacağınız 28 dönümlük eşsiz bir arazi. Orman ve sazlıklarla çevrili, sımsıcak bir yatak & kahvaltı sığınağı! Tepeden tırnağa dolu mutfağı, çevresel ses düzenine sahip düz ekran televizyon seti ve diğer göz alıcı birçok lüks ve eğlence imkânlarıyla sanatsal bir bakışla düzenlenmiş yatak & kahvaltı süitiniz sizi bekliyor. Odalarımızda, hoş zaman geçirmenizi sağlayacak WiFi, pek çok kitap, film, CD ve oyun olanakları mevcuttur.  The Humane Society of the United States (HSUS) ve üyeleri, her yıl barınaklar, veterinerlik programları, acil durum sığınakları ve kurtarmalar sayesinde 100 binden fazla hayvana doğrudan bakım ulaştırmaktadır. HSUS ve üyesi örgütler; hayvan dövüşü, dövüş köpeği yetiştirme çiftlikleri, at kesimi ve at hızlandırma uygulamaları, fok katliamı ve diğer deniz memelilerine ticari amaçlı uygulanan kıyımlar, tespitle avlama ve vahşi yaşam ticareti, ve gayri-insani kesim ve fabrika çiftlikleri gibi hayvanların ulusal ve uluslararası çapta karşı karşıya kaldığı sorunlarla uğraşmaktadır.  Katılan Sponsorlar Northwest Animal Rights Network, bütün hissedebilir varlıkların tam teşekküllü bir hayat yaşayabilmek, özgür olmak ve hem kullanılmamak hem sömürülmemek yolunda doğuştan gelen haklarını savunan, Seattle-temelli, kazanç amacı gütmeyen bir kuruluştur. NARN, insan harici hayvanların maruz kaldığı acı, kullanılma ve istismar pratiklerini açığa çıkarma, bunlara karşı çıkma ve bunları azaltma amaçlı kampanyalarda ve eğitim amaçlı etkinliklerde yer almakta ve veganlığı hayvan haklarının en canlı pratiği olarak desteklemektedir.

Ben makalemi
yazdıktan sonra:

resimdeki yazı: Konferans Sponsorları  Baş Sponsorlar – mali ve stratejik destek sağlayıcı  A Well-Fed World – Açlık vakalarına yardım ve hayvan koruma örgütü. Dünyanın en yoğun, gereksiz ve vicdansız acı kaynağını… yiyeceksiz kaldıkları için açlık çeken insanların acılarını ve kullanılıp kötü muameleye tabi tutulan hayvanların acılarını… tedricen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.  Olumlu, pratik ve eylem-temelli yaklaşımıyla, A Well-fed World, ihtiyacı olanlara acil yardım sağlamakta ve kalıcı sonuç almaya yönelik yapısal değişiklikleri hayata geçirmektedir.  Uyguladığı doğrudan programların yanı sıra, fon toplamakta ve bitki-temelli besicilik & çiftçilik programlarını, çiftlik hayvanı bakım & kurtarma çabalarını, vegan savunuculuğunu & topluluk inşasını kuvvetlendiren çok etkili projelerle ortaklık kurmakta ve bu tarz projeleri teşvik etmektedir.   Destekleyen Sponsorlar – Ayni destek sağlayıcı Someday Farm Vegan Bed and Breakfast   Katkı Veren Sponsorlar – Mali destek sağlayıcı NARN

Bu,
hala HSUS’tan destek aldıkları anlamına mı geliyor, doğrusu bilmiyorum, ama
bunu açıkça kabul etmekten utandıkları da aşikar; ya da belki de etkinliklerini
HSUS sponsorluğunda yapmanın etik bir temel olarak veganlığı bariz biçimde
reddetmelerini ve türcü görüşlerini açığa vurduğunu fark etmişlerdir. HSUS ile
hareket edip radikal diye çalım satmak, elbette güç bir pozisyon olmalı.

Northwest
Animal Rights Network (NARN) ise hala sponsorları durumunda. NARN, bariz
şekilde yeni bir refahçı grup ve ‘Related Websites’ (İlgili Web siteleri)
başlıklı sayfasındaki şu refahçı hayır kuruluşlarını teşvik ediyor: 

image

NARN,
ayrıca, bir şiddet savunucusunu da teşvik etmektedir.

Doğrusu,
bu ‘keşisimsel adalet’ savunucularındaki entelektüel bütünlük noksanlığıyla
kıyaslanabilecek bir şey varsa eğer, o da, yine bu insanların bariz türcü
duruşlarındaki ahlaksızlıktır.

Gary L.
Francione

 

Ek, 2 Şubat, 2016

The
Vegan Society’den Savunuculuk ve Politika Yöneticisi Amanda Baker’ın sözlerini
destekleyen Black Vegans Rock Yönetim Kurulu Üyesi Christopher Sebastian
McJetters bir makale yazmış, Is
Veganism a Moral Baseline? Bigotry Wrapped in ‘New Welfarism’ Accusations
(Veganlık
ahlaki temel midir? ‘Yeni Refahçılık’ İthamlarına Sarılı Bağnazlık). Sebastian,
etik bir temel olarak veganlığı teşvik etmenin ırkçı, sınıf ayrımcısı ve
engelli ayrımcısı olduğunu söylüyor. Amanda Baker’ın aksine, Sebastian duruşu
için bir argüman getirmiş.

Duruşu düpedüz türcüdür.

Sebastian,
yoksulluk içinde yaşayan insanların vegan olmayı güç bulduğunu savunup, bu
yüzden etik bir temel olarak veganlığın sınıf ayrımcısı ve engelli ayrımcısı
olduğunu ve yoksul insanların pek çoğunun beyaz olmayan insanlar arasında
olduğu için de veganlığın ırkçı olduğunu söylüyor. (Ahlaki bir yükümlülük

olarak
veganlığın cinsiyetçi olduğu ithamına el atmadığı için, bu konunun tam bir
gizem kaynağı olduğunu söylemek gerek burada.)

Sebastian’ın
duruşunun ne şekilde açıkça türcü olduğunu görmek üzere, argümanını insanları
ve insanların çıkarlarını içeren bir bağlamda getirdiğini düşünelim.

Yoksul
bir kişi (beyaz olsun ya da olmasın) masum bir insana zarar verdiğinde, bu
insanın yaptığının etik olarak yanlış olduğunu söylemek sınıf ayrımcısı,
engelli ayrımcısı ya da ırkçı bir tutum içerir mi deriz?

Elbette
hayır.

Yoksulluk
adaletsizliğine maruz kalan insanların neden belirli şekillerde hareket
ettiğini anlayabiliriz (umarım anlarız). Yoksulluğa neden olan ekonomik
eşitsizliği ortadan kaldırmak isteyebiliriz (umarım isteriz). Yasal sistem genel olarak bunu yapmasa
da, böylesi koşullarda ceza uyguladığımızda koşulları hesaba katmak
isteyebiliriz (umarım isteriz).

Ama
masumlara karşı her tür şiddetin etik
olarak yanlış olduğu konusunda hepimiz
hemfikirizdir. Her kim olursak ve koşullarımız her ne olursa olsun, masumlara
zarar verilmesini savunamayacağımız kuralı, bir temel çizgidir.

Ancak
her nasılsa, söz konusu masumların insan harici varlıklar olduğu yerde etik
temeller üzerinde ısrar etmek ırkçılık, sınıf ayrımcılığı ve engelli
ayrımcılığı oluyor.

Bu düpedüz türcülüktür.

Gerçek
bir zorunluluk –‘ıssız ada’ ya da ‘cankurtaran sandalı’ durumu– olduğu
vakalarda bile, bir masuma zarar vermek etik olarak her zaman yanlıştır. Söz
konusu zorlanma yüzünden bu durumu mazur görebilirz belki, ama böyle bir şey
etik olarak hep yanlıştır.

Breeze
Harper’ın veganlığın bir ‘kimlik
alanı’ meselesi olduğu önerisine
referansla şöyle diyor Sebastian:

Kimlik
alanınızı açık ve sahici bir şekilde sahiplenmeniz veganlığınıza zarar vermez.

Harper
gibi, veganlığı etik bir temel olarak kabul etmek ‘vegan köktenciliği’dir,
derseniz, kesinlikle zarar verir.

Sebastian’ınki düpedüz türcülüktür.

Sebastian
diyor ki, veganlığın etik bir temel olup olmadığı sorusu:

veganlığı
çok küçük bir kutuya sıkıştırıyor; oysa veganlık bundan çok daha fazlasıdır.

Veganlık
bu insan-merkezli toplumda ayrıcalıklarımızı azaltmanın bir aracıdır. Veganlık,
siyah ve kahverengi bedenleri sömürgesizleştirmenin bir bağlamıdır. Veganlık,
şiddeti reddeden radikal sosyo-politik bir beyandır. Veganlık, temiz su ve
havayı hak eden çocuklarımıza vereceğimiz armağandır. Özelde ise, veganlık, yaşayan
eylemdir!

Veganlık
etik bir temel değilse eğer, bütün bu özlemler boş sözden ibarettir. Veganlık
etik bir temel değilse, o zaman ‘veganlık, yaşayan eylemdir!’ demenin ne anlamı
var? Uzun lafın kısası, Sebastian diyor ki, veganlık etik bir temel değildir,
toplumsal adalet öyledir ve insanı merkeze alan toplumsal adalet hayvanların
çıkarlarından önce gelir.

Bu düpedüz türcülüktür.

Sebastian
makalesine şöyle son veriyor:

Sonuç
itibariyle, biz, topluluklar ötesi anlamlı ve önemli bir adalet duygusunu
hayata geçirene kadar, veganlık bir başka tek konulu kampanya olarak kalacaktır.

İyi
ama, aynı şeyi hane içi şiddet, tecavüz ya da pedofili karşıtı kampanyalarla
ilgili olarak da söyleyebilirsiniz. Yani diyebilirsiniz ki, bunların hepsi de tek
konulu kampanyalardır, çünkü Sebastian’ın bahsettiği adaleti bu kampanyalarla
zaten sağlayamamışız demektir. Ama Sebastian insan-odaklı kampanyalara dair
böyle bir şeyi asla telaffuz etmeyecektir.

Sebastian,
eminim ki, insan haklarını etkileyen bütün kampanyaların ‘topluluklar ötesi
anlamlı ve önemli bir adalet duygusunu hayata geçirme’ çabasının parçası
olduğunu söylerdi. Ve ben de böyle bir ifadeyi kesinlikle onaylardım.

Aramızdaki
fark şurada ki, ben veganlığı bu çabanın bir parçası sayardım ve bunun her
anlamda, adaleti teşvik etmeye dönük başka her çaba kadar önemli olduğunu
söylerdim. Sebastian için bunun elbette anlamı olmazdı. Çünkü o benim bu ilkeye
önem vermekle sınıf ayrımcılığı, engelli ayrımcılığı ve ırkçılık yaptığımı
düşünüyor.

Bu düpedüz türcülüktür.

Biz
insanların, toplumumuzun bütün yönlerini radikal biçimde iyileştirmek için daha
çok şey yapmamız gerekiyor. Bu, hayvanların sorunu değildir; hem kendi
sorunlarımızı çözeceğiz derken onların temel haklarını ihlal etmemizin hiçbir
gerekçesi olamaz.

Gary L.
Francione

Kaynak: http://www.abolitionistapproach.com/essentialism-intersectionality-and-veganism-as-a-moral-baseline-black-vegans-rock-and-the-humane-society-of-the-united-states

Çeviri: Devrim Evci


Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin