
Geçtiğimiz günlerde hayvanlar hakkında söz söylemek isteyen ama söylediği sözlerle türcülük de dahil birçok ayrımcılığı besleyen bir yazıyla daha karşılaştık.
Yazıda geçen çoğu argüman bizim vegan stantlara veganlık hakkında bilgi almaya gelen herhangi bir kişinin ortaya attıklarından çok da farklı değil aslında. Ancak yazı hayvanlar hakkındaki düşünce biçimine dair yapılan birçok hatayı aynı anda barındırdığı için, yazdığımız bu eleştiri sayesinde birçok kafa karışıklığına birden açıklık getirmeyi umuyoruz.
Yazının açılış cümlelerinden biri şu: “Vejetaryenliği bizzat denemiş, 3 yıl boyunca et yemeden yaşamış fakat yakın bir zamanda bu mücadelemi kaybetmiş bir insanım.” Birçok sağlık kurumu hayvan bedeni yemenin sağlığa verdiği zararlardan bahsederken, insanlar çok ileri yaşlarda ya da çok erken yaşlarda da vegan olup bunu kolayca sürdürmekteyken, ve işin en güzel tarafı, bu tip bilgileri edinmek birkaç veganla konuşmaya ya da veganlıkla ilgili güvenilir bilgiler veren birkaç siteye göz gezdirmeye bakarken, bu bahsedilen nasıl bir mücadele(!)dir ki bu kadar kolayca kaybedilmiştir? Asıl ve asgari etik konum olan veganlık, yani “hayvan kullanımından her durumda kaçınmak” zaten seçenek olarak düşünülmemiş bile. Yazarın “feminizm ve diyet ilişkisi” olarak tanımladığı, bizim ise “hayvanlara karşı adaletin asgari gerekliliği” olarak tanımladığımız ve asla bir “diyet” olmayan, zaten beslenmeyle sınırlı da kalmayan konum için elbette kendisine yardıma hazırız. Umuyoruz ki yazısına getirdiğimiz eleştiriyi ciddiye alıp vegan olsun.
“Bizim tükettiğimiz (veya tüketmediğimiz) hayvansal ürünler dişi hayvan bedenlerinden gelir” diye devam ediyor yazı. Bu argümanın pek çok yerde veganlar tarafından feminizm ile veganlık arasındaki ilişkiye dair bir argüman olarak savunulduğunun farkındayız. Biz bu argümanı çeşitli sebeplerle doğru bulmuyoruz. Bu sebeplerden biri, eleştirdiğimiz yazının içeriği açısından önem taşıyor: Hayvansal ürün(!)lerin üretim aşamasında hayvanın üreme organlarına değil, bedeninin neresinden neler elde edilebileceğine bakılır. Hayvanın kasları, vücut yağları, tüyleri, kemikleri, kemiğinin içindekiler, vücut salgıları, hatta dışkısı bile insanlar tarafından kullanılır. Hayvanları mal ve kaynak olarak gören toplumsal görüş onları cinsiyetlerine değil, kullanım alanlarına ayırır.
“Evet, bütün dünya vejetaryen olursa sistematik hayvan katliamı, dolayısıyla dişi hayvan sömürüsü duracaktır.” diye devam ediyor ve çok yanılıyor. Hayır, bütün dünya vejetaryen olursa hayvan sömürüsü durmaz; hele de yazarın üzerinde özellikle durduğu “dişi hayvan” sömürüsü hiç durmaz. Vejetaryen demek hayvanların bedenlerini yemeyen kişi demektir. Yani vejetaryenler hayvanların, özellikle de yazarın konu edindiği “dişi hayvanların” bedenlerinden çıkanları, örneğin hayvan sütünü ve yumurtayı kullanmaya devam ederler. Hayvanın bedeninin bir parçası olan ya da bedeninden çıkan herhangi bir şeyi kullanmanın bir diğerini kullanmaktan hiçbir farkı yoktur. Hayvanlar bunların tümü için insan malı ve kaynağı, insanın yiyecek, giyecek, üzerinde deney yapacak, kendisini eğlendirecek birer eşyası muamelesi görür. Kullandığınız herhangi bir çeşit ve herhangi bir miktar hayvansal ürün(!) ile, bu ürün(!) ister büyük bir fabrikadan ister ninenizin çiftliğinden gelmiş olsun, siz de hayvanlara aynı muameleyi yapmış olursunuz. Önemli olan hayvanlara nasıl muamele ettiğiniz değil, ne muamelesi yaptığınızdır.
“Ama bütün bunlar, bir bireye kendi sahip olduğumuz diyeti dayatmaya, diyetinden dolayı onu aşağılayıcı, hakarete varan sözler söylemeye veya feminizmden “afaroz etmeye” hakkımız olduğu anlamına gelmemektedir.” Elbette kimse kimseye herhangi bir etik dışı davranışından dolayı hakaret edemez; bu o kişinin yanlış bir şey yapmıyor olmasından değil, hakaretin yanlış bir şey olmasından kaynaklanır. Ancak hayvanları birer yiyecek eşya gibi kullanmayı reddetmeye “diyet” demek ve etrafımızı buna teşvik etmeyi “diyet dayatmak” olarak nitelendirmek, hayvanları türcü bir bakış açısıyla değerlendirmek anlamına gelir. Burada konumuz bir "diyet" ya da “beslenme biçimi” değil, sistematik bir ayrımcılık, şiddet ve sömürüye dahil olup olmamaktır. Konu başkalarına kendi diyetimizi dayatmak değil, temel adalete dair bir mevzuyu gündeme getirmek ve toplumumuzun en kırılgan kesimi olan hayvanların başkalarının mülkü olmama temel hakkını ihlal etmemektir. Meselenin adını doğru koymadığımızda ve neyin tehlikede olduğunu görmediğimizde (her yıl katlediliyor ve köle olarak doğuyor/üretiliyor olan 56 milyar kara ve trilyonlarca deniz hayvanından bahsediyoruz) bir diyetten bahsettiğimiz gibi bir yanılgıya düşebiliriz. İnsanların sağlıklı beslenme ya da beslenmemeleri, damak zevkleri vs. tamamıyla kendi seçimleridir ve başkalarının haklarını ihlal etmedikleri müddetçe özgürlük alanlarıdır; ancak söz konusu hayvanları kullanmak olduğunda ister beslenme, ister giyim ister başka alanlar söz konusu olsun, karşımızda yaptığımız eylemlerden etkilenen, zarar gören, nesneleştirilen ve öldürülen birilerinin olduğunu anlamalıyız.
Zaten yazarın kendisinin de navegan olması bize bunu neden bir “diyet” meselesi olarak gördüğü hakkında fikir veriyor. Diyetler bizim kendi sağlığımızla ilgili sebeplerle uyguladığımız beslenme biçimleridir ve elbette kendi sağlığımıza iyi geliyor diye bir diyeti bir başkasına dayatamayız. Oysa yeme alışkanlıklarımız da dahil herhangi bir davranışımız başkalarının haklarını ihlal ediyorsa bu artık masum bir “diyet alışkanlığı” olarak tanımlanamaz ve değiştirilmek durumundadır.
Gelelim yazara bu cümleyi kurdurtan (ya da kendisiyle çok benzer yazıları daha önce yazmış diğer türcü kişilerle aynı fikirde olmasına sebep olan) maddelere. Kendisinin “diyet dayatmak” olarak nitelendirdiği durumu asıl haliyle, yani insanları hayvanlara yaptıkları korkunç ayrımcılık konusunda bilgilendirmek ve bunu sonlandırmalarının en temel adımı olarak hayvanları kullanmayı bırakmaya teşvik etmek anlamında “veganlık anlatmak” olarak geçireceğiz.
1. Türcülüğe karşı çıkmanın ayrımcılık olduğunu söylemek, türcülüktür.
Yazar veganlık anlatmayı sınıfçılık ve bedensel ayrımcılık olarak tanımlamış. İkisi konusunda da aslında kendisini bu ayrımcılıkları yapma durumuna düşüren büyük bir yanılgı içinde. Dünyanın her yerinden, her bütçeden, her fizyolojik farklılıktan gittikçe daha fazla insan vegan oluyor. Yazarın tabiriyle “gerçek manada sağlıklı besinler” zaten pazarda satılıyor. Nedir bu besinler? Meyve, sebze, baklagil, tahıl, kuruyemiş. En düşük gelirli kişilerin bile en kolay ulaşabildiği; hatta beslenmelerinden nispeten çok daha pahalı olan hayvan bedenleri ve parçalarını çıkardıklarında daha da fazla edinebildikleri, çoğumuzun aklına çocukluktan beri “sağlık” kelimesiyle birlikte kazınmış yiyecekler. Bunu mu önermek sınıfçılık? Ayrıca, hak ettikleri üzere etik topluluğa hayvanları da aldığımızda, asıl sınıfçılık birilerini daha düşük bütçeli diye en alt sınıfı köleleştirip öldürmeye teşvik etmek değil mi?
Yazar bedensel ayrımcılık kısmını da “çünkü herkes vejetaryen/vegan beslenecek kadar sağlıklı olmayabilir” şeklinde açıklamış. Üstelik bunu, gittikçe artan sayıda saygın sağlık uzmanı ve kurumunun bitkisel beslenmeyi önerdiği, her bütçeden ve fiziksel farklılıktan veganın son derece sağlıklı yaşamlar sürdüğü bir dönemde yapmış. Veganlığın hem etik bir gereklilik hem de asgari ücretle geçinenler ya da bedensel farklılıklara sahip olanlar da dahil herkes için gayet mümkün olduğu bir toplumda, düşük bütçeli ya da belli bedensel durumlardaki kişilerin hayvanlara karşı etik olan davranışı sergileyemeyeceklerini söylemek, onlara yapılan bir ayrımcılık değil midir? Yani bu durumda, vegan olmayı yüksek bütçelere ve sadece bazı bedenlere layık görmenin kendisi sınıfçılık ve bedensel ayrımcılık değil midir? Kaldı ki, bazı insanların da başka insanları öldürmeyecek kadar sağlıklı olmaması (örneğin bir kalp hastasının yanındaki sağlıklı kişinin kalbini kullanmak istemesi) bize bunu onaylama ve savunma hakkını vermezdi değil mi? Bunu kolayca düşünebiliyorken aynı etik tutumu hayvanlardan neden esirgiyoruz? Cevabı açık. Yazarın bahsettiği tüm ayrımcılıklardan daha yaygın olan ve daha fazla haksızlığa sebep olan bir ayrımcılık yüzünden. Türcülük yüzünden.
Peki buradaki türcülüğü, veganlığı savunmanın kendisinin bir ayrımcılık olduğunu iddia etme noktasına varana dek neden göremiyoruz? Çünkü hayvanları etik topluluğun birer üyesi, birer hissedebilir kişi olarak göremiyoruz. Görebilseydik, onların bedenlerini ve beden salgılarını yiyor olmanın, bunu yapabilelim diye de onları damağımıza ve moda zevkimize hizmet eden birer köle haline getirmiş olmanın düşüncesine dahi katlanamazdık. Yoksul insanlara hayvan kullanmamalarını söyleyememekle, yoksul insanlara başka insanları öldürmemelerini söyleyememek arasında hiçbir fark olmadığını kolayca anlayabilirdik. Navegan bir dünyada yanımızdakinin tek alternatifi hayvan bedeniyse, onunla yediğimiz fasulyenin yarısını paylaşıp daha az doymak pahasına onu yaptığı yanlıştan döndürmeye çalışırdık. Peki türcülüğü sonsuza kadar göremeyecek miyiz? Biz göremiyoruz diye yokmuş gibi mi davranacağız? En az bizim kadar yaşamaya hakkı olan, yolda gördüğümüzde başını okşamadan geçemediğimiz hayvanlardan trilyonlarcasının katline gözümüzü kapatıp üzerine bir de adaletten bahsetmeye devam mı edeceğiz? Bu kadar korkunç bir adaletsizliğe hep birlikte göz yumarken, birbirimizden adalet bekleyip bir de bu talebimizi mantıklı mı bulacağız?
2. Tüm ayrımcılık biçimleri birbirini besler.
“Mücadelemiz benzer olabilir ama hayvanlar etleri ve sütleri için öldürülürken biz bu sistemin içinde hayatta kalmaya devam etmek zorundayız.” Burada kastedilen şey insanların hayvanları hayatta kalmak için yemek zorunda olduğu ise, dünyadaki milyonlarca sağlıklı vegan bunun yanlış bir bilgi olduğunun kanıtıdır. Tüm bu veganlara ve veganlığın sağlıklı olduğunu söyleyen tüm bilimsel verilere rağmen bunun tersini iddia etmek, hele de mesele insan ya da insan harici birilerinin yaşamı olduğunda, son derece sorumsuzca. Oysa yazar bu sorumsuzluğu yapmak yerine en fazla birkaç saatini alacak bir araştırma yapsaydı, hayvanlara dair kendisine bu yazıyı yazdıran umursama hissi onu öncelikle vegan olmaya, sonra da bu maddedeki “hayatta kalma zorunluluğu” gibi, birilerinin yaşamıyla ölümü arasında hüküm bildiren iddialar ortaya atmadan önce iyi bir araştırma yapmak gerektiğini anlamaya kolayca vardırabilirdi.
“Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak, gücümüzü ve sistemdeki yerimizi iyi tanımalıyız” argümanı kesinlikle doğrudur. Hayvan hakları söz konusu olduğunda konumumuzu çok iyi anlamamız gerekiyor. Bu konum, her yıl damak zevki, giyim kuşam anlayışı gibi keyfi sebeplerle trilyonlarca hayvanı köle olarak dünyaya getiren ve öldüren, ancak adalet, etik gibi kavramlara da sahip bir türün mensubu olmaktır.
Şu da var, eğer insanlara uygulanan ayrımcılıklarla diğer hayvanlara uygulanan ayrımcılığı birbirinden farklı değerlendireceksek, bu değerlendirmeyi yaparken aralarındaki en temel ortaklığı da göz önünde bulundurmak durumundayız: Etik topluluğun insan ya da insan harici üyelerine uygulanan bütün ayrımcılıklar aynı fikirden köklenir; bu fikir, herhangi bir kişinin temel haklarına saygı duyup duymamak konusunda, alakasız bir niteliği (türü, cinsiyeti, ırkı…vs.) kriter almaktır. Bunun anlamı da, dünya üzerinde herhangi bir ayrımcılık varolduğu sürece, diğer ayrımcılıkları ortaya çıkaran ya da çıkaracak bu temel fikrin de varlığını sürdürdüğü ve herkesin bu fikre herhangi bir niteliğiyle her an kurban gidebileceğidir. Türcülük varoldukça cinsiyetçilik, cinsiyetçilik varoldukça ırkçılık, ırkçılık varoldukça da türcülük bitmez.
3. Genel kültür kimin kültürü?
“Yemek, kültürlerle ve normlarla doğrudan ilişkilidir.” Kesinlikle doğru; fakat her şey kültürlerle ve normlarla doğrudan ilişkilidir. Toplumsal adalet mücadeleleri kültürleri ve normları oldukları gibi kabul etmez, ne de olsa içinde bulunduğumuz kültür ve mevcut normlar pek çok ayrımcılığı ve şiddet biçimini içinde barındıran, teşvik eden ve olumlayan bir yapıdadır. Sosyal adalet mücadeleleri mevcut kültüre eleştirel bir mesafede durur ve bu kültürü olumlu yönde dönüştürme çabası gösterir.
Pek çoğumuz cinsiyetçiliğin ve milliyetçiliğin onaylandığı ve teşvik edildiği ortamlarda büyütüldük ve yaşıyoruz. Kimilerimizin içinde bulunduğu mikro-topluluklar bu ayrımcılık ve önyargı biçimlerini desteklemeyenlerin ve hatta uygulamaya dökmeyenlerin dışlandığı, yalnızlaştığı ve hatta zaman zaman şiddet gördüğü topluluklardır.
Geçtiğimiz aylarda Anadolu’nun pek çok kentinde ırkçı/milliyetçi bir hareket yükselişe geçti ve gruplar toplanarak HDP binalarına saldırılar düzenlediler. Bu saldırıların örgütlendiği mahallelerde yaşayan ve bu saldırıların yanlış olduğunu söyleyen bir kişi kolaylıkla çevresi tarafından “terörist”, “vatan haini” gibi damgalar yiyebilir ve şiddetle karşılaşabilir. “İnsan sosyal bir varlıktır ve böyle bir durumu istemeyebilir.” Peki bu sebeple HDP binalarına yapılan saldırılara katılan bir kişinin davranışının meşru olduğu öne sürülebilir mi? Ya da günümüzde hala erkeklik performansının “sokakta kadınlara laf atmak” gibi taciz biçimleri üzerinden kurgulandığı sosyal çevreler olduğunu inkar edemeyiz. Böyle bir arkadaş çevresine sahip bir kişinin dahil olduğu taciz vakalarında eyleminin meşru olduğunu öne sürebilir miyiz?
Ayrımcı siyasi görüşlerin pratiğe dökülmesinin sosyal çevreyle olan ilişkisi gözlemlenebilir bir ilişkidir. Fakat -umuyoruz ki- hiçbirimiz insanlara yönelik ayrımcılık ve şiddet olaylarında “izole olmak ya da yalnız kalmak istememek”, “sosyal ilişkilere dahil olmak”, “diğerleri tarafından dışlanmak istememek” gibi durumların haklı birer gerekçe olarak ortaya konulabileceğini öne sürmeyiz. Söz konusu hayvanların temel hakları olduğunda, izole olmama isteğini ve sosyalleşmeyi bir gerekçe olarak sunmak türcülüktür, hayvanların haklarını değersiz olarak görmek, onları hiçe saymaktır. Ölü bir hayvanın bedeni üzerinden kurulan bir komünyonu “dayanışma” olarak tanımlamak ise, bu kelimenin işaret ettiği bütün iyi anlamları değersiz hale getirecektir. Bir toplumsal adalet mücadelesinde birlikte mücadele ettiğimiz bir kişinin başkalarına karşı yaptığı bir haksızlığa işaret etmek ve onu bu konuda bilgilendirmek “dayanışmanın ruhuna aykırı” olmak bir yana dursun, dayanışmanın tam karşılığıdır.
4. Olmayınca, olması gerektiğini anlatmaya devam ederiz.
Dünyada güç sahibi olanlar ve ayrımcılıklardan belli avantajlar elde edenler halihazırda mevcut olan durumu (başka bir deyişle statükoyu) sorgulamak ve değiştirmek istemeyebilirler. Bazı Türkler, Türkiye’deki ırkçı ortamdan memnun olabilirler, toplumun erkek olarak nitelediği bazı kişiler bu konumu üstlenip kendilerine doğuştan atanan bazı avantajlardan yararlanmaktan vazgeçmek istemeyebilirler, Kuzey Amerika’da kölelik kurumu mevcutken köle sahiplerinin bu sistemin kaldırılmasını istemediklerini tahmin etmek güç değil, kimi insanlar da hayvanlara karşı sahip olduğumuz bu konumu, onları sadece damak zevkimiz, giyim kuşam anlayışımız gibi keyfi gerekçelerle kullanabildiğimiz ve öldürebildiğimiz mevcut durumu sürdürmek istiyor olabilir. Nasıl ki insan hakları söz konusu olduğunda “olmayınca olmaz, zorla güzellik olmaz” demiyor, tartışmaya, yazmaya çizmeye devam ediyorsak, söz konusu hayvanlar olduğunda daha azını yapamayız.
Tıpkı bizim gibi hissedebilir birer insan harici kişi olan diğer hayvanların insanlar tarafından köleleştirilmemeye en az bizim kadar hakkı olduğunu bildiğimize göre, birilerini öldürmeme ve köleleştirmeme gerekliliğine dair “Olmaz. Zorla güzellik olmaz.” gibi bir ifade kullanmanın ne kadar yanlış, ne kadar öteleyici, ne kadar ayrımcı olduğunu anlamak daha kolay olacaktır. Bu cümleler ezene değil, ancak ezilene ait olduğunda haklı görülebilir. Örneğin hayvanları kullanmamaya karar verirken hayvanlar için “zorla güzellik olmaz” diyerek onların bedenlerini sömürmeyi bırakabiliriz. Ya da evimizi temizlemeye gelen bir temizlik işçisine camları sildirmek istediğimizde “Olmaz. Zorla güzellik olmaz.” cevabını duyduğumuzda buna saygı duyarız. İşçi cam silmeyeceğini söylediğinde “Olmaz. Zorla güzellik olmaz.” diyerek işçiyi cama çıkardığınızı hayal edebiliyor musunuz? Sebep: Ben öyle istiyorum. İşçinin camdan düşme tehlikesi umrumda değil. Hayvanın ben onun bedeninden çıkanları kullanacağım diye tüm yaşamının ve canının elinden alınması da. Bu mudur adalet? Ayrımcılıkları bu kadar tutarsız bir biçimde mi ele alıyoruz?
Konuyu bir “beslenme” ya da “diyet” meselesi olarak görmeyi bırakıp bir adalet meselesi olarak görmeye başladığımızda her şey netleşiyor. Konumuz “feministler ne yemelidir, ne yememelidir” değil, feminist olsun olmasın, sosyalist olsun olmasın, hatta herhangi bir toplumsal adalet mücadelesinin içinde olsun olmasın, etik topluluğumuzda insan olmanın ayrıcalıklarına sahip olan her birimizin üstümüze düşen adalete dair sorumluluklardır. Eğer insan harici hayvanların bizim onlara atfettiğimiz değerlerin ötesinde etik anlamda bir değerleri varsa (ki var), onları ve onların beden çıktılarını yemeyi, giymeyi ya da başka biçimlerde kullanmayı haklı göremeyiz.
Hayvanların yaşamlarını bir nebze olsun umursamak vegan olmayı gerektirir. Merak etmeyin, yazarın korkunç sonuçlara götüren yanlış anlamasının aksine, veganlık son derece mümkün, kolay ve sağlıklıdır. Hemen bugün vegan olmamanız için hiçbir sebep yok; olmanız için ise milyarlarca sebep var. Her biri birer insan harici kişi. Siz daha bunları düşünürken dahi binlercesi insan keyfi için katledildi. Eğer ayrımcılıklara gerçekten karşıysanız, tıpkı bir tecavüzcünün tecavüzünü maddi koşulları ya da başka sebeplerle aklamadığınız ve tecavüze maruz kalandan yana taraf aldığınız gibi, hiçbir farkı olmayan bu hak ihlalinde de ezenden değil ezilenden, yani hayvanlardan yana taraf alın ve hiç geciktirmeden vegan olun. Bunu hayvanlara borçluyuz.

Bir Cevap Yazın