
Daha önce hayvan savunuculuğu yapmış olan herkes, hayvan sömürüsünün mantıken neden meşru görülemeyeceğini açıklayıp, konuştuğu kişiden “Evet, ilginç, ama hayvansal ürün yemenin yanlış olduğunu düşünmüyorum” ya da “Bence kesinlikle çok haklısın ama dondurma ve peyniri çok seviyorum ve onları yemeye devam edeceğim” gibi sözler duymuştur.
Bu nasıl olabiliyor? İnsanlar mantıklı ve rasyonel argümanları nasıl reddedebiliyor?
Cevabı basit: Mantık ve rasyonellik etik analiz için şarttır. Fakat bize ahlâki gerekçelendirmeye dair her şeyi anlatamazlar. Bu, akılcı düz mantıktan daha karmaşıktır. Ahlâki gerekçelendirme –hayvanlar ya da başka herhangi birşey hakkında olsun– akıldan daha fazla şey gerektirir. Bu diğer şey çok yakından ilintili fakat kavramsal olarak uzak iki farklı kavramı içerir: etik kaygı ve ahlâki itki; bu ikisi akılla ya da mantıkla benimseme hallerinden önce gelir.
Bunu hayvan etiği bağlamında ele alırsak: Tüm hissedebilir varlıkların etik topluluğun tam üyeleri olduğu ve hayvan sömürüsünü düzenlememiz değil reddetmemiz gerektiği sonucuna çıkan bir argümanı kabul etmek için hayvanları etik olarak umursuyor olmanız gerekir. Hayvanlardan illa “hoşlanmak” ya da onları “sevmek” zorunda değilsiniz. Evinizi kurtarılmış hayvanlarla doldurmak ya da tek bir kurtarılmış hayvan dahi edinmek zorunda değilsiniz. Fakat en azından bazı hayvanların etik topluluğun üyeleri olduğunu, kendilerine karşı doğrudan yükümlülüklerimiz bulunan insan harici etik kişiler olduklarını kabul etmeniz gerekir.
Ayrıca hayvanlara saygı konusunda etik davranmayı istemeniz gerekir; hayvanlara ilişkin ahlâki itkinizin olması gerekir. Hayvanlar hakkında doğru olanı yapmayı istemeye yönelik ahlâki inançlarınızı hissetmeniz gerekir. Bu böyle olursa, akıl ve mantık tüm hissedebilir varlıkların etik statüsü olduğuna ve hiçbir hayvan sömürüsünün etik olarak meşru görülemeyeceğine dair ikna edici argümanlar sunmak için kullanılabilir.
Fakat hayvanları umursamıyorsanız onlar için doğru olanı yapmak istemezsiniz; o zaman dünyadaki tüm argümanlar bir araya gelse pek bir şey değiştirmeyecektir. Eğer hayvanlara herhangi birşey borçlu olduğumuzu düşünmüyorsanız, hangi hayvanlara karşı doğrudan etik yükümlülüklerimizin olduğu ya da bu yükümlülüklerin ne yapmamızı gerektirdiği hakkındaki argümanlarla pek ilgilenmeyeceksinizdir.
Mantık ve Rasyonellik: Gerekli ama Yeterli değil
Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?adlı kitabımda mantık ve rasyonelliğe dayanan birçok argüman sundum. Bir tanesi şu:
- Herhangi bir hissedebilir varlığa çektirilen acı uygun bir ahlâki gerekçelendirme gerektirir ve zevk, eğlence ya da elverişlilik herhangi bir hissedebilir canlıya acı çektirilmesine gerekçe olarak uygun görmeye yeterli değildir
- En “insani” hayvansal tarım dahi hissedebilir varlıklara çektirilen kayda değer oranda acıyı içerir
- Genel bir durum olarak, hayvansal ürünler yemeye dair en iyi (ve tek) gerekçemiz zevk, eğlence ya da elverişliliktir
- Bu sebeple: Hayvansal ürün yemeyi etik olarak gerekçelendiremeyiz
Bunun tamamı oldukça mantıklı. Fakat ilk önermeyi kabul edip ona dair harekete geçmeyi istemediğinizde bu argüman hiçbir yere gitmiyor. Hayvanlara verdiğiniz zararı anlamlı bir biçimde gerekçelendirmeye dair herhangi bir yükümlülüğünüzü kabul etmediğiniz sürece hayvan etiği hakkında konuşmaya dahi başlayamayız. Mantık ve rasyonellik insan harici etik kişilere neyi borçlu olduğumuzu belirlemekte yardım eder fakat hayvanları etik olarak umursamayan ve zarar vermenin herhangi bir gerekçe gerektirdiği fikrini reddeden birine karşı mantık ve rasyonellik işlevsizdir.
İlk önerme ele alındığında bilim de işlevsizdir. Bir hissedebilir varlığa zarar vermeyi gerekçelendirme yükümlülüğümüz olduğunu “bilimsel” olarak kanıtlamanın hiçbir yolu yoktur. Herhangi bir felsefe ilk yıl öğrencisinin bildiği üzere, bir “olan”dan bir “olmalı” türetemezsiniz.
Öyleyse neden ilk önermeyi kabul etmemiz gerekir?
İlk prensibin aşikâr biçimde biçimde doğru olduğunu iddia ediyorum. Tüm hissedebilir varlıklar etik olarak önem teşkil eder ve herhangi bir hissedebilir varlığın çıkarlarına zararına olacak biçimde etki etmeden önce, bu eylemimi gerekçelendirmekle yükümlüyüm. Burada “doğru” kelimesini kullandığımda, bunu masamdaki fincanın kırmızı olduğunu söylerken kastettiğimle aynı mantıkta kastediyorum. “Fincan kırmızıdır” beyanı doğru bir önermeyi ifade eder. Masamdaki fincan gerçekten kırmızıdır. Benzer biçimde, “Herhangi bir hissedebilir varlığa acı çektirmek için ahlâken yeterli bir gerekçemizin olması gerekir” beyanı acı çekmenin kötü olduğuna dair ahlâki önsezimizi yansıtan doğru bir önermeyi ifade eder.
“Ve yeterli bir gerekçelendirme zevk, eğlence ya da elverişliliği dışarıda bırakmalıdır” beyanında ifade edilen ve ayrı bir önerme niteliği de taşıyan önerme de aşikâr biçimde doğrudur çünkü yeterli bir gerekçelendirme bu gibi sebepleri kapsayabiliyorsa, o zaman ilke tarafından hiçbir şey dışarıda bırakılmayacaktır. Şöyle düşünün: “Bir çocuğa zarar vermek için yeterli gerekçelendirmemizin olması gerekir ama bir çocuğa bunu istememizden başka bir sebep olmaksızın zarar vermemizde sorun yoktur” demek zararı gerekçelendirme gerekliliği ilkesini tamamen anlamsız hale getirir.
Biri benden ilk önermeyi bilimsel bir deneyle ya da katı bir deneyciyi tatmin edecek başka bir yolla kanıtlamamı istese, bunu yapamam. Peki ne farkeder? Bu ilk önermede açıkladığım dayanakların doğru olmadığı anlamına gelmez. Birileri ilk önermenin gerçekliğini inkâr edebilir mi? Elbette edebilir. Ama birileri kırmızı fincanımla ilgili önermenin gerçekliğini de inkâr edebilir. İş ahlâki ilkelere geldiğinde şüpheci olabiliriz, ama herhangi birşey hakkında da şüpheci olabiliriz. Fincanımın kırmızı olup olmadığını kim bilir? Halüsinasyon görüyor da olabilirim. Olduğumu sandığım biçimde olmayabilirim de. Bir kavanozun içinde bulunan bir beyinden ibaret olup olmayan bir kırmızı fincanı deneyimlememi sağlayan elektrotlarla uyarılıyor olabilirim.
İlk önermenin aşikâr biçimde doğru olduğunu söylemekte tartışmalı herhangi bir şey olduğunu sanmıyorum. Birçok kişinin, üzerine düşünmeleri istendiğinde ilk önermenin aşikâr biçimde doğru olması görüşüyle aynı fikirde olacağını varsayıyorum. Öyle ki, Hayvan Haklarına Girişin konusu ilk önermeyle aynı fikirde olduğumuzu iddia edip etik kuralın ne demek olduğu üzerine mantıklı bir biçimde düşünme konusunda başarısız olduğumuz. Sorun ilk önermeyi kanıtlayamıyor oluşumuz değil; sorun bu ilkenin etik olarak doğruluğunu kabul etmemize rağmen ya söylediklerimizi ve inandıklarımızı takip etmeyi isteyecek ahlâki itkiye sahip olmamamız (ve yukarıda açıkladığım üzere, bu gerçekte etik kaygımızın olmadığını söylemenin bir başka yolu), ya da ilkenin eylem pratikleri kapsamında gerektirdikleri hakkında mantıklı bir biçimde düşünmememiz.
Sadist Simon ve Michael Vick
Hayvan Haklarına Giriş’te köpeklere lehim sürmekten zevk alan Sadist Simon karakterini tanıtmıştım. Böyle bir davranışı hepimiz canavarlık addederiz. Simon karakterinin amacı Simon’un davranışının hepimizin kabul ettiği bir ilkeyi ihlal ettiğini göstermektir: Hissedebilir bir varlığa acı çektirmenin uygun bir etik gerekçelendirme istediğini ve Simon’un keyfinin uygun bir etik gerekçe teşkil etmediğini. Kitabın geri kalanı kabul ettiğimiz bu etik ilkenin sadece köpekleri değil tüm hissedebilir varlıkları etik topluluğumuzun üyeleri olarak tanımamızı ve tüm hayvan sömürülerini reddetmemizi gerektirdiğinden bahsediyor.
Daha yakın bir zamanda, hayvanlara zarar vermeye dair gerçek olaylara dair aynı görüşleri bildirdim; Michael Vick’i içeren durum gibi. Vick’in köpek dövüştürmesine verilen tepki bilindikti; herkes onu suçladı. Vick’e verilen tepki sadece eleştiri değildi; insanlar bu davranışla etik bakımdan çileden çıktılar. Neden? Cevabı basit: Çok büyük bir çoğunluğumuzun kabul ettiği etik bir ilkeyi çiğnedi; ahlâki bir gerçeği temsil ediyor olarak kabul ettiğimiz bir tanesini. İlkenin kabul edildiğine bakılırsa, mantık ve rasyonellik ayrıca Vick’in yaptığını herhangi bir hayvana zevk, eğlence ya da elverişlilikten başka hiçbir sebebi yokken acı çektiren herhangi bir kişinin yaptığından farklı göremememizi gerektirir. Bu anlayış vegan olmamızı ve tüm hayvan kullanımlarının kaldırılmasının çarelerini aramamızı gerektirir.
İlk önermeyi köpekler için doğru kabul ediyorsanız ve o hayvanlara etik olarak saygılı davranmak istiyorsanız iki düşünceniz de akıl ve mantıkla ilintili değildir; etik topluluğun üyesi saydığınız köpeklerle diğer hissedebilir insan harici kişiler arasına etik olarak hiçbir fark olmadığını göstermek için analog akıl yürütme kullanılabilir. Hayvanların, en azından bazı hayvanların etik olarak önem teşkil ettiğinin kabulünden sonra bu bir mantık meselesi olur. Mantık ve rasyonelliği refah reformlarını göstermek için kullanabiliriz ve elbette, abolisyondan daha az olan herşey insan harici kişilere karşı etik olarak önemleri bakımından yükümlülüklerimizi yerine getirmekte başarısız olacaktır.
Fakat hayvanların etik olarak önemlerinin olduğunu kabul etmezsek, o zaman argümanlar hayvanları kullanmalı mıyız kullanmamalı mıyız, ya da onlara nasıl muamele etmeliyiz, hak teorisine mi, utilitaryenizme mi, erdem etiğine mi ya da başka bir şeye mi dayanmalı gibi argümanların hiçbir anlamı olmaz.
Hayvan Haklarına Giriş’te bahsettiğim üzere, eşit içkin değer fikri hiçbir şekilde gizemli ya da metafizik değildir. Etik topluluğa üyeliğin asgari gerekliliği hakkındaki mantıksal bir görüştür ve hayvanlara eşya muamelesi görmeme etik hakkını tanımamızı gerektirir. Hayvan sömürüsünü reddetmemizi gerektirdiğini söylemenin bir diğer yoludur. Fakat en baştan hayvanların etik topluluğa ait olduğunu kabul etmezsek ya da etik davranmayı umursamazsak, hayvanların içkin değere sahip olduğu görüşünün pek bir işlevi kalmayacaktır.
İnsan köleliğini tamamen reddederiz çünkü köleleştirilenleri etik topluluğun tamamen dışında bıraktığını, onları eşya durumuna düşürdüğünü algılarız. Tüm insanların etik topluluğa dahil edilmesi gerektiğini, eşya değil etik kişi olarak tanımlanmaları gerektiğini bir etik sezgi meselesi olarak kabul ediyorsak, o zaman gerektirdiği diğer ne varsa bir yana, bu, köleliği reddetmemizi gerektirir. Benzer biçimde, hayvanların etik değerleri olduğunu görüyorsak, gerektirdiği diğer ne varsa bir yana, bu, onların mülk ve eşya statülerini reddetmemizi ve onlara etik kişiler gibi davranmamızı gerektirir. Ve bu da onları tüketmeye son vermemizi gerektirir. Nokta.
Fakat hayvanları etik değerleri olmayan varlıklar olarak görüyorsak –ve bu “nesnel” ya da “bilimsel” bir yolla “kanıtlanamayan” bir durumdur– o zaman hayvanların etik kişiler olarak tanınmasına ve etik kişi olmanın gerektirdiklerine dair mantıklı argümanlar anlamsız olacaktır.
Etik Kaygının Kaynağı Nedir?
Ya biri ilk önermeyi kabul etmezse? Ya biri hayvanları basitçe etik topluluğun üyeleri olarak görmezse? Yanıldıklarını kanıtlayabilir miyiz? Elbette hayır.
Etik tavrı değiştirmek bir takım etkili tamamlayıcılar gerektirir. Hayvan meselesinin mantıksal analizine açık olmak için hayvanları etik topluluğun üyeleri olarak görmek ve bu sezgiyle eyleme geçmeyi istemek durumundasınız. Bu bir mantık ve rasyonellik meselesi değildir. Sadist Simon’ın köpeklere yaptığı şeyin kötü olduğunu, Michael Vick’in köpeklerine yaptığı şeyin kötü olduğunu hissetmek durumundasınız.
Etik kaygı hakkında benzer bir düşünce biçimi de Profesör Gary Steiner tarafından sunuluyor; Steiner, Animals and The Moral Community: Mental Life, Moral Status, and Kinship (Hayvanlar ve Etik Topluluk: Zihinsel Yaşam, Etik Statü ve Yakınlık) adlı kitabında insan harici kişilerle yakınlık bağlamını tartışıyor. Steiner hayvan etiği hakkında ciddi bir düşünme sürecine giriş için bir yakınlık bağlamına ya da insanlar ve insan harici kişiler arasında bağlantı hissine ihtiyacımız olduğunu öne sürüyor.
Steiner’la hemfikir olduğum nokta şu; bence çoğumuzda hayvanlarla yakınlık anlayışına bir yatkınlık var. Bunun sadece uyandırılması gerekiyor; farkına varmamız gerekiyor. Bu farkındalık, ilk önermenin doğruluğunu görebilmemizi sağlıyor. Bu farkındalık tek başına ya da diğerleriyle kombinasyon halindeki birçok şeyle tetiklenebilir:
Bakımını üstlendiğimiz bir hayvanla birlikte gelebilir.
Hayatın bağlantılılıklararasılığına dair bir algıyla, ya da “altın kural” gibi bir normun içinden gelebilir. Spiritüel ya da spiritüel olmayan doğrultularda olabilir.
Şiddetsizliğin temel bir etik gerçeklik olduğu ilkesini benimsemekten gelebilir. Bu da spiritüel ya da spiritüel olmayan doğrultularda olabilir.
Dinî bir perspektiften gelebilir; Assisili Francesco’nun yaşadığı örnekte olduğu gibi.
Bir mezbahayı ziyaret etmekten gelebilir.
Edebiyat ya da şiir okumalarından gelebilir.
Bazı estetik deneyimlerden gelebilir.
Kısacası, etik kaygımızın farkına varmak için birçok fırsat vardır. Fakat ister etik kaygı ister yakınlık hissi olarak adlandıralım, hayvanların değerini algılayacak ve buna saygı duyacak ya da onlarla olan yakınlığımızı hayata geçirecek yolların peşinden gidecek ve eyleme geçecek ahlâki itkiyi içermesi gerektiğini anlamak şarttır.
Bir kez ahlâki itki içeren etik kaygıya ya da yakınlık hissine sahip olduğumuzda ve hayvanlar için doğru olanı yapmak istediğimizde, ondan sonra insan harici kişilerin sınıfsal kapsamı (benim bakış açımdan tüm hissedebilir canlılar) ve etik varlıklar olarak statülerinin bize yönelik gereksinimleri (benim bakış açımdan tüm hayvan kullanımlarının reddi) hakkındaki bir takım sonuçları tartışmak üzere mantık ve rasyonelliği kullanmaktan bahsetmenin anlamı olacaktır. Bu etik kaygıya ve hayvanların etik statülerini tanıyan bir biçimde eyleme geçmeyi istemeye sebep olan itkiye sahip olana kadar, mantık ve rasyonellik duymazlıktan gelinecektir.
Abolisyonist Savunuculuk
Eğer biri ilk önermeyi kabul ederse (ve lütfen hatırlayalım, bu yazıda sadece çalışmamda öne sürdüğüm argümanlardan bahsediyorum), ondan sonra tüm hayvansal ürünleri yemeyi, giymeyi ya da diğer biçimlerde tüketmeyi bırakıp vegan olmaları gerektiğini akılla ve mantıkla tartışabiliriz. Düzenlemeleri ya da hayvan sömürüsünü değil, abolisyonu desteklemeleri gerekir.
Fakat bu tip eğitimsel aktivitelere giriştiğimizde mantıklı ve rasyonel argümanları genelde karşımızdakini ilk önermenin doğruluğuna ikna etmeye çalışmak için kullanmıyoruz; mantıklı ve rasyonel argümanları genelde kişinin hayvanlar hakkındaki etik kaygısının, doğru anlaşıldığında bir takım sonuçlar gerektirdiğini (veganlık ve abolisyon) ve bu sonuçların ne olmadığını (“şefkatli” tüketim, “mutlu” hayvan ürünleri, refah düzenlemesi, etle süt ya da balıkla inek arasına sınır çekmek, vs.) görmesini sağlamak için kullanıyoruz.
Birinin “Hayvanları umursuyorum ve mantıksal analizinize katılıyorum ama hayvansal ürünleri çok seviyorum ve onları yemeyi bırakmayacağım” demesi mümkün müdür? Elbette. Ama bu tip durumlar genelde mantıklı ve rasyonel argümanların başarısızlığından kaynaklanmaz. Daha ziyade, böyle bir ifadede bulunan bir kişi, söylediklerinden farklı olarak büyük ihtimalle hayvanları gerçekten etik önem atfedecek kadar umursamıyordur. Etik kaygı eksikliği vardır.
Örneğin köpekleri ve kedileri fetişleştiren insanlar var. Aslında bu hayvanların etik topluluğun üyeleri olduğunu düşünmüyorlar. Daha ziyade onlara karşı estetik ya da diğer olası takıntılı tepkileri var ve bunun aslında insanların arabalara, giysilere ya da diğer eşyalara verdikleri tepkilerden bir farkı yok. Köpek takıntısı olan ve evini onlarla dolduran ama diğer her türden hayvanı yiyen ve hayvan etiği meselesiyle ilişki dahi kurmayacak ilginç insanlara hepimiz rastlamışızdır. Hayvanları etik olarak umursamak onları “sevme” ya da “şirin” olduklarını düşünme meselesi değildir. Hayvanları etik önem teşkil eden varlıklar olarak görmek ve bu sezgiyi umursamak bir etik vizyon meselesidir.
Alternatif olarak, böyle insanların etik kaygılarının olduğunu fakat ahlâki itkilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Benim açımdan, gerçekten etik kaygı sahibi olmak zaten ahlâki itki sahibi olmaktır. Bir kişinin neye inandığının en önemli rehberi ne yaptığıdır. Bu yüzden, etik kaygı ve ahlâki itkinin açıklayabilme sebebiyle ayrılabileceğini düşünsem de, ahlâki itkisi eksik bir etik kaygıyı, aslında ahlâki itkinin de olmayışı şeklinde değerlendiriyorum.
Bir kişinin bazı hayvanların etik değeri olduğuna inandığı ama tüm hissedebilir varlıkların etik topluluğun tam üyeleri olduğu analojik argümanını kabul etmediği durumlar elbette var.
Örneğin Peter Singer gibi bazı hayvan savunucuları, tüm hissedebilir varlıkların etik topluluğun üyesi olduğunu, fakat sadece insan benzeri bilişsellikte olan ve daha özelinde de insan benzeri bir öz farkındalık sahibi olanlarının etik topluluğun tam üyesi olduğunu kabul eder. Singer tüm hissedebilir varlıkların benzer biçimde konumlandığına çünkü varoluşu “normal” insanlarla aynı biçimde algılamasalar dahi tüm hissedebilir varlıkların kendi süregelen varoluşlarına değer verdiğine dair argümanımı reddediyor.
Ayrıca, bir kişinin hayvanların etik değeri olduğuna inanması fakat hayvanların etik önemini kabul etmeye dair tek rasyonel tepkinin abolisyon oluğu argümanını reddetmesi durumları da var.
Hemen hemen tüm hayvan “hareketi”, büyük yeni refahçı örgütler tarafından temsil edilmeleri sebebiyle, hayvan refahı reformunun yapısal sorunları ve abolisyonist vegan bir temele duyulan gereksinim konusunda benimle karşıt fikirdedir. Refah reformunun meseleyi bugün hayvanlar için daha iyi hale getireceğini ve gelecekte de hayvanlar için iyi sonuçlar doğuracağını öne sürerler. Katılmıyorum.
İnsanların hayvanları etik topluluğun üyesi kabul ettiklerini öne sürdükleri fakat aynı zamanda hayvanlara yönelik ahlâki yükümlülüklerimizi belirlerken çizdiğimiz çerçevenin insanlara saygı duymak adına kullandığımızdan daha farklı olabileceğini de öne sürdükleri durumlar var.
Örneğin bazıları etik haklardan ve genel uygulanabilirlikte kurallardan bahsetmememiz gerektiğini, bunun yerine bir durumun tüm ayrıntılarını hesaba katan bir “şefkat etiği” ile yönlendirilmemiz gerektiğini savunmaktadır. Fakat bu insanlar hiçbir zaman şefkat etiğini insanları içeren temel meselelere uygulamazlar. Örneğin, hiçbir şefkat etiği savunucusu, tecavüz ahlâkının bu davranışla ilgili sorumluluğu belli bir durumda gösterilecek “şefkat”in üstlenmesine bağlı olduğunu savunmaz. Tecavüz her zaman yanlıştır çünkü vücut bütünlüğü hakkını ihlâl eder. Benzer biçimde, temel hayvan çıkarlarından bahsederken benzer bir analiz kullanmamız gerekir ve “şefkat”in yeterli olduğunu söyleyemeyiz; ya da etik analizin temel boyutunu gözden kaçırırız: eşit durumlarda eşit davranma gerekliliğini.
Üç durumda da hayvanların etik önem teşkil ettiğinden ve doğru olanı yapmak istediğimizden, etik yükümlülüklerimizin neler olduğunu bilmek istediğimizden yola çıkarak mantık ve rasyonelliğin bize ne söylediğine odaklanmalıyız. Mantık ve rasyonellik, tam da hayvanları etik topluluğumuzun üyesi kabul etmemiz ve insan harici hayvanlarla ilgili doğru olanı yapmaya dair ahlâki itkimizden kaynaklanan etik yükümlülüklerimizi tanımlamamızda önemli rol oynar.
Fakat mevcut amaca yönelik önemini sürdüren nokta şudur ki, tüm bu durumlarda, etik kaygının ve ahlâki itkinin kaynağı konu dışıdır.
Eğer bir kişi hayvanları etik varlıklar olarak umursuyorsa, ahlâki itkisinin, bakımını üstlendiği bir hayvanla ilişkisi, Aziz Francesco okuması, Siyah İnci gibi bir roman ya da Byron’ın Inscription on the Monument of a Newfoundland Dog şiiri gibi bir şiir okuması, şiddetsizlik ilkesine, ya da altın kurala, ya da hayatın bağlantılılıklararasılığına inanması sonucu, ya da zorbalıktan estetik olarak tiksinmesi sonucu tetiklenmesi bir şey değiştirmez.
Önemli olan, etik kaygıya ve onunla uyum içindeki harekete geçme isteğine sahip olmasıdır. Önemli olan, ilk önermenin etik doğruluğunu en azından bazı hayvanlar kapsamında görmesidir. Önemli olan, en azından bazı hayvanların etik topluluğun üyesi olduğunu, etik değer sahibi olduklarını etik bir gerçek olarak kabul etmesidir. Önemli olan, kaygısıyla uyum içinde hareket etmesi gerektiğini algılamasıdır. Bundan sonra, ve ancak bundan sonra –etik olarak önem teşkil ettiğini düşündüğü hayvanlarla ilgili doğru şeyi yapmayı istediğinde– etik kaygısının tüm hayvanları kapsaması gerektiğini ve bunun da hayvan kullanımını düzenlememizi değil reddetmemizi gerektirdiğini göstermek için mantık ve rasyonellik kullanabiliriz. Ve hayvan sömürüsüne kendi katılımına son vermesi gerektiğini. Eşitlik, abolisyon ve veganlıkla ilgili argümanları kabul etmeyebilir, ya da anında kabul edebilir, ama hayvanlara dair etik kaygısı yoksa bunları gerçekten anlamayacaktır bile.
Etik kaygı, yakınlık hissi, ya da nasıl adlandırırsanız, bunun dinî ya da spiritüel bakışı sonucu ortaya çıkamayacağı düşüncesi, etik kaygının din ya da spiritüel bir gelenek içermeksizin, bakımı üstlenilen bir hayvanla kurulan ilişki sonucu ortaya çıkamayacağını söylemek kadar saçmadır. Din ve spiritüel gelenekler bu bakımdan sadece etik kaygıyı sınırladığında, etik olarak umursamamız gereken kişilerin bu sınıfını indirgediğinde, şiddetsizlik yerine şiddete teşvik ettiğinde sorunludur. Ayrıca dünyevî çerçeveler etik kaygıyı benzer biçimde sınırlandıramazmış gibi davranmayalım. Bunu yapabilirler ve eşit derecede itiraz edilebilirdirler.
Açıkçası, bir kişinin insan harici kişileri etik topluluğun üyeleri kabul etmesinin dinî ya da spiritüel görüşlerinin mi ateist görüşünün mü agnostik görüşünün mü yoksa başka bir çerçevenin mi sonucu olduğuyla ilgilenmiyorum.
Bir kişinin hayvanlara dair etik kaygısının kaynağının İncil’den Dağdaki Vaaz’ı okuması ve İsa’nın tüm varlıklardan bahsetmesinden esinlenmiş olması mı, ya da kaygı ve ilhamın bir ateist olan Byron’ın şiirini okumaktan gelmesi mi, ya da benim durumumda olduğu gibi, bir mezbahayı ziyaret etmesi ve şiddetsizlik ilkesinin tüm hissedebilir varlıkları kapsamadıkça anlamsız olduğunu en temelinden anlaması mı olduğunu umursamıyorum. Acının kötü olduğuna; acı ve ölümün her zaman ikna edici bir sebeple gerekçelendirilmesi gerektiğine dair ahlâki sezginin uygulamada getirdiklerini anlamam bundan sonraydı.
Etik kaygının kaynağını hayvan haklarını tartışmak için kullanmaktan bahsetmiyorum. Bunun hiçbir anlamı olmaz. Bir kişinin hayvanlara yönelik etik kaygısının kaynağı çocukken Siyah İnci’yi okumuş olmasıysa, hayvan hakları savunma aracı olarak Siyah İnci okumaya teşvik etmemiz gerekir demiyorum. Gerçek şu ki çocukken Siyah İnci’yi okumuş olan ve vegan olmayan birçok insan var. Fakat bu kitap (ya da sayısız diğer kitap, deneyim, vs.) bir kişideki ahlâki itkiyi, abolisyonistlerin o kişiyi hissedebilir varlıkların etik topluluğun üyeleri olduğu ve veganlığın etik kaygısına dair tek uygun tepki olduğunu görmeye yönlendirebilecekleri rasyonel argümanlarımıza açık hale getirebilir. Fakat en başta etik kaygısı yoksa, bu argümanlara açık olmayacaktır.
Etik kaygı ve hayvanlar için doğru olanı yapmayı istememizi sağlayacak ahlâki itki olduğu sürece, bu etik kaygının tüm hayvanları kapsaması gerektiğini ve neden abolisyon ve veganlığın hayvanların etik topluluğun üyeleri olduğuna dair herhangi bir kaynak vesilesiyle hissedilen farkındalığa verilecek mantıksal olarak uygun tepki olduğunu göstermek için rasyonelliği kullanmamız mümkündür.
Fakat doğru olanı yapma isteğinin yokluğunda, mantığın neyi doğru olan şeklinde tanımladığını tartışmanın hiçbir anlamı olmayacaktır.
******
Dünya vegandır! Eğer isterseniz.
Gary L. Francione
Profesör, Rutgers Üniversitesi
©2012 Gary L. Francione
(Çeviri: Gülce Özen Gürkan)

Bir Cevap Yazın