
Hayvan sömürüsünü destekleyen ideolojinin “görünmez” olduğunu iddia edenler var. Temel görüş hayvan sömürüsünün saklı ya da “görünmez” bir ideoloji ya da ifşa edilmesi gereken psikolojik bir süreçten dolayı bağlantı kurma engelli ya da mazeretli olduğumuz birşey olduğu.
Bu iddianın çeşitlemeleri artık yıllardır etrafta. İddianın en son versiyonu “karnizm” adıyla etiketlendi.
Bu iddianın ciddi bir biçimde hatalı olduğunu belirtiyorum.
Hayvan sömürüsünü destekleyen ideoloji, hayvan refahını destekleyen ideolojidir.
Ve bu ideoloji hiçbir şekilde görünmez ya da saklı değildir: aksine, hayvan refahı görüşü kültürümüzün apaçık bir parçasıdır. Biliriz, hakkında düşünürüz ve hakkında konuşuruz. Birçok kişi -genel toplumun üyeleri ve birçok “hayvan savunucusu” görünen kişi- bunun bazı biçimlerini kabul etmiştir.
Dahası, “görünmezlik” iddiası gerçekte asıl sorunu görünmez kılma girişiminden daha fazlası değildir. Yani hayvan refahı ideolojisinin “görünmez” olduğunu söylemek, hayvan refahının ağır sınavından “görünmez” bir engellenme sonucu hayvan sömürüyor olduğumuz gibi bir fantaziyi benimsemek adına kaçınmamız için bizi cesaretlendirmektir.
Bu sadece refahçı ideolojinin konumunu sürdürme etkisi yaratabilir. Gerçekten de “görünmezlik” iddiasının apaçık hedefi tam da refahçı görüşe dair muhalefet ve tartışmayı boğmaktır. Bu sebeple, “görünmezlik” iddiasının kendisi refahçı ideolojinin bir çeşidinden daha fazlası değildir.
Üstelik “görünmezlik” iddiası, hayvan sömürüsüne dahil olmamızın “görünmez” ideoloji tarafından bizim de “mağdur” edilmiş olmamızdan kaynaklandığını söyleyerek bizi kendi tutumumuzun etik sorumluluğundan azad etmeye getirir. Dolayısıyla hayvansal ürün yiyorsanız bu siz etik açıdan yanlış kararlar alıp hayvanları kurban ediyorsunuz diye değil, bazı “görünmez” engeller sizi kurban ediyor diyedir.
1950’lerde birinin siyahların evlerinin ya da kullandıkları kiliselerin önlerinde yakılan haçların[1] “görünmez” bir ideoloji ya da psikolojik süreç sebebiyle olduğunu iddia ettiğini hayal edin. Bu iddia tamamen yanlış olurdu. Sorun oldukça görünürdü: bunun o zamanki (ve şimdiki) adı ırkçılık. Ku Klux Klan’ın “görünmez” bir ideolojiye “kurban” edildiğine dair herhangi bir söylem, saçma ve saldırgan olmanın dışında, ırkçılığın ağır sınavından kaçınmamızı sağlayan bir girişimden başka birşey olmazdı.
Elbette 1950’lerde henüz kendi ırkçılığını algılamayan ve bununla yüzleşmeyen birçok kişi vardı. Fakat bu onları yüzleşmeden alıkoyan görünmez bir güç sebebiyle değildi. Onları alıkoyan bilgisizlik, kişisel çıkarlar ve siyahların alt sınıf olduğuna dair bilinçli inançtı.
Aynı analiz hayvan sömürüsüne dahil olmamızdaki “görünmezlik” iddialarını da çürütüyor. Öyle yapıyoruz çünkü gayet görünür bir ideolojiyi kabul ediyoruz: hayvan refahı ideolojisi. Bu ideolojiyi, refah reformunun politik stratejilerini ve onu uygulayan “mutlu” sömürüyü reddetmemiz gerekiyor.
On yıldan uzun zamandır hayvan etiği hakkındaki hakkındaki karmakarışık düşünce biçimimizi tanımlamak için “ahlaki şizofreni” ifadesini kullanıyorum. Fakat hayvanlar hakkındaki düşünme biçimimizin karmakarışık olduğunu söylemek hayvan sömürüsünün “görünmez” bir güçle koşullandırılmış olduğunu söylemek değildir. Bazı hayvanlara aile üyesi, bazılarına ise yemek muamelesi yapıyoruz; fakat bunun sebebi gayet bilinçli olarak hayvanların mülk olduğu ideolojisini kabul etmemiz ve bazı hayvan mülklere diğer hayvan mülklerden daha yüksek değer biçebilmemizdir.
Sorunu görebilmek için hayvan etiğine hakim düşünce biçimini nitelendiren hayvan refahı görüşünün tarihsel kökenini çok kısaca ele almamız gerekiyor.
(Çok) Kısa bir Tarihsel İnceleme
19. yüzyıldan önce, batı düşüncesi hayvanların tamamını etik topluluğun dışında bırakıyordu. Hayvanlar mantıksız, özbilinçsiz, dil kullanamayan vs. farzedildiği için hiçbir etik değer taşımadıkları kabul ediliyordu. Onlar sadece şeylerdi.
Tüm bunlar 19. yüzyılda hayvan refahı hareketinin belirmesi ve gelişmesiyle değişti. Hayvan refahı görüşü hayvanların etik olarak önemli olduğunu savunuyordu fakat onları yine de insan amaçları için kullanabilirdik çünkü acı çekmemekten çıkarları olsa da hayatlarından çıkarları yoktu. Refahçılara göre hayvanlar kendilerinin farkında değildir ve yaşamlarını sürdürmek gibi bir çıkarları yoktur. Onlara iyi davrandığımız ve nispeten acısız biçimde öldürdüğümüz sürece hayvanlar onları kullanıp kullanmadığımızı umursamaz. Sadece nasıl kullandığımızı umursarlar. Hayvanları insan amaçları için kullanabiliriz ama etik olarak onlara “insancıl” muamele etme yükümlülüğümüz var.
Gördünüz mü? Tarih derslerine kıyasla oldukça acısızdı.
Hayvan Refahı: Tamamen Görünür ve Bilinçli Düşüncemizin Parçası
19. yüzyılda gelişen hayvan refahı görüşü, günümüzü de sarmalayan baskın paradigma -alışılagelmiş bilgi dağarcığı. Birçok kişinin tutunduğu bakış açısı. Birçok kişi hayvanları kullanmakta sorun olmadığını çünkü “acısız” öldürmenin onlara zarar vermediğini düşünüyor. Birçok kişi hayvanlara “insancıl” muamele etmemiz gerektiğini düşünüyor.
Düşünün: Hayvanları kullanmanın kabul edilebilir olduğu fakat etik olarak onlara “insancıl” muamele etmemiz gerektiği düşüncesiyle aynı fikirde olmayan hiç kimseyi (abolisyonist veganlar dışında) tanıyor musunuz? Muhtemelen hayır. Neredeyse herkes hayvan refahı görüşünü kabul ettiğini belirtiyor.
Hayvan refahı görüşüyle genelde (ve hatalı olarak) “hayvan hakları hareketi”ne atfedilen görüş arasında pek fark yok. “Hayvan haklari hareketinin babası” olarak anılan Peter Singer’ın, insan harici büyük maymunlar gibi “yüksek seviyedeki” hayvanlar dışındaki hayvanların bir “sonsuz şimdi”de yaşadığını ve yaşamaktan bir çıkarları olmadığını öne sürmesini ele alalım. Hayvanlara kararınca mutlu bir yaşam ve nispeten acısız bir ölüm sağladığımız sürece onlara dair etik yükümlülüklerimizi tahliye edebilirmişiz. Örneğin, Singer şöyle diyor:
Hayvanlara acı vermekten kaçınmak için -aşırı hayvan üretiminin çevresel bedellerinden bahsetmiyorum bile- tükettiğimiz hayvan ürünlerinde şiddetli bir kesinti yapmalıyız. Fakat bu vegan bir dünya anlamına mı geliyor? Bu çözümlerden bir tanesi ama tek çözüm olmasına gerek yok. Eğer endişelendiğimiz durum öldürülmelerinden çok acı çektirilmesiyse, o zaman insanların genelde bitkisel yiyecekler yediği fakat arada sırada kendilerini serbest gezen tavuk yumurtalarını ve hatta kendi türleri için doğal olan şartlarda iyi birer hayat sürmüş ve daha sonra çiftlikte insancıl biçimde öldürülmüş hayvanların etlerini yeme lüksüyle kendilerini memnun ettiği bir dünya da hayal edebilirim. (The Vegan, Autumn 2006)
Singer şunu belirtiyor:
Eğer bir kişi “sadece iyi hayatlar yaşamış hayvanları yemekte istikrarlıysa, bu savunulabilir bir etik konum olabilir. Bu benim görüşüm değil, ama görüş hakkında itinalı bir kişi hakkında eleştirel olmazdım.
Singer ve geleneksel refahçı görüş arasındaki fark “insancıl” muamele sağlama konusunda daha ileri gitmemiz ve şiddetli hayvancılığın birçok yönünü bertaraf etmemiz gerektiğini düşünmesi. Fakat hayvanları öldürüp yemeye ve hayvan ürünlerine dair ilkeli bir karşı duruşu yok ve hayvan refahını hiç değilse bile en fazla biraz gelişme sağlayan refah reformu kampanyalarını destekliyor.
Singer’ın görüşü Birleşik Devletler ve Avrupa’daki büyük “hayvan koruma” gruplarının çoğunu nitelendiriyor. O da, bu grupların kullanıma değil muameleye odaklanması.
Veganlıktan bahsettikleri kadarıyla, bunu etik bir temel değil acıyı azaltmanın bir “aracı” olarak görüyorlar. Acı hakkındaymış; ölüm hakkında değil. Muamele hakkındaymış; kullanma hakkında değil. Hayvan yaşamının özgün bir etik değeri yokmuş.
HSUS ve Birleşik Devletler ve Avrupa’daki diğer büyük hayvan örgütleri gayet netler: “mutlu” sömürü etik olarak iyiymiş.
HSUS CEO’su Wayne Pacelle “mutlu” etin etik olarak iyi birşey olduğunu iyice netleştiriyor:
Fark yaratmak için herkesin vejetaryen beslenmeyi benimsemesi gerektiğini düşünmüyorum. Bence yaptığımız küçük tercihler -hayvansal ürünleri hayvanları uygun ve insancıl bir yöntemle yetiştiren çiftçilerden almak ya da tüketimi biraz düşürmek- gibi şeyler önemli. Bir etki elde etmek için bütün yolu gitmeniz gerekmiyor. İstemediğim tek şey varsa bunun bir parçası olmak için ortadoks bir diyetle insanların paralize olmuş hissetmesi. Elbette bu değil. Hepimizin verdiği küçük kararlar inanılmaz büyüklükte sonuçlar getirebilir.
Yediğiniz eti ve hayvansal ürünleri “hayvanları uygun ve insancıl bir yöntemle yetiştiren çiftçilerden” alarak etki yaratabilirmişsiniz.
Yani Pacelle sadece “uygun ve insancıl bir yöntemle” yapılmış ürünlerin var olduğunu belirtmiyor, onları tüketmenin etik olarak doğru birşey yapmak olduğunu da söylüyor. Bu HSUS’un ekonomik olarak verimsiz gebelik kasalarından bir yıl içinde kademeli olarak vazgeçmeyi planlayan üç et şirketinin kararlarını kutlamayı, hayvan savunucularından bu şirketlere minnettarlıklarını kamusal olarak duyurmalarını rica etmeyi ve böylece “şefkatli” et ve hayvan ürünü tüketimini desteklemeyi meşrulaştırma yöntemi.
HSUS ve Birleşik Devletler ve İngiltere’deki diğer büyük hayvan örgütleri bariz biçimde tüketicileri hayvansal ürün tüketme konusunda daha rahat hissettirmeyi amaçlayan çeşitli “insancıl” ibaresi projelerine sponsor oluyor.
Peki bunda “görünmez” olan ne var? Cevap: Hiçbir şey. Kesinlikle hiçbir şey. Aslında oldukça açık.
Hayvan kullanımını hiçbir şekilde meşrulaştıramayacağımızı öne süren kişiler “aşırıcı” olarak tanımlanıp fırça yiyorlar; “bölücü” olmayı bırakmaları ve “mutlu” sömürü hareketini eleştirdiklerinde seslerini kesmeleri söyleniyor. Herşey aslında tek bir hareketmiş gibi yapıyorlar: kendilerininki.
Fakat alışılagelmiş bilgi dağarcığı -19. yüzyıldan bu yana- etik amaçlara yönelik öz farkındalığın tek yolunun insanların içinde olduğu gibi bir öz farkındalık olması varsayımı üzerinde temelleniyor. Hayvanlar, iddia edildiği üzere, bu şekilde bir öz farkındalığa sahip olmadıklarına göre, o zaman yaşamlarını sürdürmekten bir çıkarları yok. Nispeten acısız biçimde yaptığımız sürece onları öldürerek onlara zarar vermiş olmuyoruz.
Bu görüş, öne sürdüğüm üzere, birçok sebeple etik olarak savunulamaz, konuyla en ilgili olanı belli bir öz farkındalık biçimine rastgele ayrıcalık tanıdığı için bariz biçimde türcü oluşudur. Bir varlık (insan ya da insan olmayan) genelde “normal” insanlarla ilişkilendirdiğimiz ve dışa yansıyan öz farkındalığa sahip olmadan da yaşamını sürdürmekten çıkar sahibi olabilir.
Ben geleneksel görüşü de reddediyorum çünkü gıda için kullandığımız hayvanlara muamelemiz pratik anlamda hiçbir zaman “insancıl” olmayacak. 1995 tarihli kitabım Animals, Property and the Law’da öne sürdüğüm üzere, hayvanlar taşınabilir mülk olduğu için hayvan refahı standartları her zaman düşük kalacak ve genelde hayvan çıkarlarını sadece ekonomik bir faydasını gördüğümüz sürece koruyor olacağız. Sonuçta, uygulanan hayvan reformları üretimde verimi artıranlardır. Bu da hayvanların mülk statüsünden çıkarılmasıyla sonuçlanmaz; onları bu düşünce biçiminin içinde daha derin tuzaklara düşürür.
Her halükârda, hiçbiri görünmez değil. Hayvan refahı ideolojisi bizim hayvan kullanımı hakkındaki geneleksel bilgi dağarcığımızdır ve modern “hayvan koruma” hareketiyle desteklenmektedir. Hemen orada; hepimiz oldukça farkındayız; açık açık tartışılıyor. Gün geçmiyor ki “mutlu” hayvan ürünlerine dair yeni bir hikâye daha büyük bir gazetede ya da televizyonda çıkmasın.
“Görünmezlik” Görüşünün İronisi
Hayvan sömürüsü ideolojisine “görünmez” muamelesi yapmamız gerektiğini söylemek, gerçekte hayvan refahının baskın düşünce biçimini görmezden gelmemiz gerektiğini, bizi hayvanları sömürmek hakkında rahat hissettiren türcü ideolojiyi görmezden gelmemiz gerektiğini söylemektir.
“Görünmezlik” görüşünü savunanların aynı zamanda refah reformlarını “etkili” bulup destekleyenler ya da bize abolisyonist (hayvanların mal ve kaynak statüsünü reddeden) ve refahçı görüşler arasındaki herhangi bir ayrım için endişelenmemize gerek olmadığını söyleyenler olması şaşırtıcı değildir. Yapmamız gereken “hep birlikte çalışmak”mış. Fakat “birlik” ve uyuma çağıran aldatıcılıkları refah reformlarına verilen onay ya da “mutlu” sömürüye destekten başka bir şey değil. Abolisyonist görüşe saldırır ve genelde yanlış tanıtırlar ve kendilerine meydan okunduğunda kendilerinin kurban edildiğinden yakınırlar.
“Görünmezlik” savunucuları genelde hayvan kullanımı hakkında kamusal söyleme gitmememizi, bunun ideolojik olduğunu ve insanların buna hazır olmadığını söylerler. Bu “veganlık çok aşırı” şeklindeki standart refahçı argümanıdır. Ve eğer bir gün “mutlu” sömürü saçmalığını geçip hayvan sömürmenin etik anlamı hakkında ciddi bir etik tartışması yürüteceksek hakkında konuşmamız gereken asıl şeyi kamusal söylemden uzak tutma girişiminden daha başka hiçbir anlama gelmez. “Görünmezlik” savunucuları, doğal konum olarak eğer dahil olma ya da destekleme şeklinde değilse alanı refahçılara bırakmayı ve “mutlu” muamele kampanyalarına odaklanmayı benimsememiz gerektiğini iddia ederler.
“Görünmezlik” savunucuları hayvan sömürüsünün “nesnel” bir bakış açısıyla etik olarak yanlış olduğunu söyleyemeyeceğimiz fikrini desteklemeye devam ediyorlar. Bu tamamen bir bireysel görüş meselesiymiş. Fakat eğer ortada hiçbir etik gerçekçilik yoksa ve tüm etik meseleler sadece fikir meselesiyse o zaman hiçbir şeyin -ırkçılık, cinsiyetçilik, çocuk tacizi, soykırım- nesnel bir bakış açısından etik olarak yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ve eğer insan sömürüsünün nesnel bir bakış açısından yanlış olduğunu fakat hayvan sömürüsünün basitçe kişisel görüş meselesi olduğunu söylersek türcülük yapıyoruz demektir.
“Görünmezlik” görüşü hayvan refahındaki sorunlu yanların hiçbirini tartışmadığımızdan -hatta algılamadığımızdan- emin olmak için tasarlanmıştır. “Görünmezlik” görüşü, bizi asıl sorunun kullanmayla değil muameleyle ilgili olduğu ve “mutlu” kullanmanın etik olarak karşı çıkılabilecek bir şey olmadığına dair temel refahçı önermenin zorlu sınavından uzak tutmaya dair bariz bir girişimdir. Bu da refahçı düşünce biçimini sımsıkı muhafaza eder.
“Görünmezlik” görüşü bizi sorumluluklarımızdan azat etmeye çare arar. Sorumlu olan bizim hayvan refahının türcü ideolojisini kabul etmemiz ve hayvansal ürün tüketmemize giden türcü seçimlerimiz değildir; bunun yerine, bizi “mağdur” eden ve hayvanlara verilen zarara katılmamıza sebep olan “görünmez” ideolojidir. Vegan değilseniz sorun değil. Mağdursunuz. “Mutlu” sömürüyü destekliyorsanız ve görüşünüz eleştiriliyorsa, mağdursunuz.
Bu, insan harici hayvanlar için bütünüyle bir felaket.
Sorun “görünmezlik” değil.
Sorun hayvan refahı görüşü.
Sorun hayvan sömürüsü meselesine çözüm olarak “mutlu” sömürüyü öneren bir “hareket”.
Sorun geçtiğimiz 200 yıldır hayvanların onları kullanmamızı değil nasıl kullandığımızı umursadığına dair türcü görüşe açıkça ve bile bile, hiç sorgulamadan inanmış olduğumuz için kullanım meselesine odaklanmakta başarısız olmamız.
Sorun “hayvan hakları hareketinin babası”nın apaçık biçimde refahçı ideolojiyi desteklemesi, “insancıl” hayvan ürünleri tüketme “lüksü”nden bahsetmesi ve bunu veganlığı acıyı azaltmanın bir aracı şeklinde ve “genişletilmiş” kafeslerden, “şefkatli” etten veya “mutlu” sütten farksız olarak algılayan bir “hareket”le birlikte yapması.
Sorunlar hiçbir şekilde görünmez değil. Son derece görünürler, çözüm de öyle: hayvan kullanımının açıkça reddedilmesi ve veganlığın net ve tartışmasız bir etik temel olarak tanınması.
*****
Vegan değilseniz, lütfen vegan olun. Veganlık bir şiddetsizlik meselesidir. Öncelikle ve her şeyden çok diğer hissedebilir canlılara şiddetsiz olma meselesidir. Bunun yanında yeryüzüne ve kendinize karşı şiddetsizlik meselesidir.
Gary L. Francione
Profesör, Rutgers Üniversitesi
©2012 Gary L. Francione
(Çeviri: Gülce Özen Gürkan)
[1] Ku Klux Klan adlı siyahi karşıtı ırkçı gizli örgüt, 1950’ler de dahil olmak üzere çeşitli zamanlarda siyahlara yönelik şiddet ve terör eylemleri düzenlemiştir. Terör eylem ve simgelerinden biri de siyahlerın evleri ve kiliselerinin önünde haç yakmaktır.

Bir Cevap Yazın