Teorinin Gerekliliği

image

Pek çok hayvan savunucusu teoriye hiç ihtiyacımız olmadığını düşünüyormuş gibi görünüyor. Şu anda sadece ‘hayvanlar için’ harekete geçmeliyiz, teori hakkında daha sonra endişelenebiliriz diye düşünüyorlar.

Bu bakış açısı iki şekilde hatalı.

İlk olarak, eğer bir teorimiz olmazsa, neyi savunacağımızı nasıl belirleyeceğiz? Eğer bugün hayvanlara yardım etmek için bir şey yapmak istiyorsak ve hayvanların ahlaki statüsü ve neler yapmamız gerektiği hakkında bir teorimiz yoksa, ne yapacağımızı nasıl belirleyeceğiz?

Eğer bütün bir akşamımızı bir grup insanla hayvan sömürüsü hakkında konuşarak geçireceksek, konuşmamızı nasıl sürdüreceğimizi nasıl belirleyeceğiz?

Onlara hayvan ürünlerini tüketmeyi tamamen bırakmaları gerektiğini anlatmak ile ‘mutlu’ hayvan ürünlerini tüketebileceklerini söylemek arasında neye göre karar vereceğiz?

Cevap oldukça açık: Eğer tercihlerimize rehberlik eden bir teorimiz bulunmuyorsa akıllıca ve bilgi dolu bir tercih yapamayız. İnsanlarla konuşmadan önce; ne tarz bir aktivizm gerçekleştireceğimize karar vermeden önce;  ‘serbest gezen tavuk yumurtası’ tüketmenin mi yoksa hiç yumurta yememenin mi doğru ahlaki duruş olduğu konusunda ya da elektirik şoku verilmiş tavuklar yerine gaz verilerek öldürülmüş tavukları yemenin mi yoksa hiç tavuk yememenin mi doğru ahlaki duruş olduğu konusundaki görüşümüzü net bir hale getirmeliyiz.

Asıl ilginç olan, ‘hayvanlar için’ harekete geçerken bir teoriye ihtiyacımız olmadığını öne süren insanların gerçekte bir teoriye sahip olmalarıdır: bu teori asıl sorunun hayvanları kullanıyor oluşumuz değil onları kullanma biçimimiz olduğunu, eğer hayvanlara ‘insani’ biçimlerde davranırsak onları kullanmamızın bir sorun teşkil etmeyeceğini öne süren bir teoridir. Bu insanlar teorinin soyutlamalarıyla kafamızı yormamamızı ve dışarıya çıkıp ‘serbest gezen tavuk yumurtası’ ve gazlanmış tavuk etini ve bunun gibi şeyleri savunmamızı söylerler.

Fakat onların bu pozisyonu bir teoriden kaynaklanır.

Bu da bizi ikinci konuya getiriyor.

Bazen, bazı düşünceler kültürümüze öylesine dahil olurlar ki farkında olsak da olmasak da gerçekliğimize şekil vermeye başlarlar. Örneğin, erkeklerin bir grup olarak kadınlardan daha değerli oldukları ve kadınların melekelerine göre değil cinselliğe hizmet eden bir görünüşleri olmasına göre değer kazandıkları düşüncesi bunlardan biridir. Bu düşünce kültürümüzün içine öyle bir işlemiştir ki farkına bile varmayız, kadınların kültür içerisinde böyle temsil edilmelerini ‘normal’ olarak kabul ederiz, bu temsilin ataerkiyi kuvvetlendirdiğini görmeyiz.

Benzer başka bir fikir de hayvanların onları kullanıp kullanmamamızı önemsemedikleri ama onları nasıl kullandığımızı önemsedikleri düşüncesidir. Bu düşünceyi tarihsel olarak takip edebilirsiniz ve tıpkı ataerkinin kadının değeri üzerine olan düşüncelerimize egemen olması gibi, bu düşüncenin üzerine kurulan hayvan refahı pozisyonunun, insan ve insan harici hayvan ilişkileri üzerine olan düşüncelerimize egemen olduğunu görebilirsiniz.

19. yüzyılda, Jeremy Bentham gibi ilerici sosyal reformcular, ahlaki topluluğumuza hayvanları dahil etmeyi tartışıyorlardı, çünkü her ne kadar çeşitli biçimlerde insanlardan farklı olsalar da, insanlar gibi acı çekebilmekteydiler ve bu da hayvanlara yönelik ahlaki görevlerimiz olması için yeterli bir sebepti. Bentham’a göre, yetişkin bir at veya bir köpek yeni doğmuş bir insandan daha akıllı ve iletişim becerilerine sahip olsa da ‘Sorulması gereken soru ‘Akıllılar mı?’ ya da ‘Konuşabiliyorlar mı?’ değil ama ‘Acı çekebiliyorlar mı?’ olmalı’ydı. Fakat bu, hayvanları insan amaçları için kullanamayacağımız ya da öldüremeyeceğimiz anlamına gelmiyordu, onlara iyi davrandığımız müddetçe bunları yapmamızda bir sorun yoktu. Bentham’a göre, hayvanlar şimdiki zamanda yaşıyorlardı ve yaşamlarını ellerinden aldığımızda bunun farkına varmıyorlardı. Eğer onları öldürür ve yersek diyordu Bentham, ‘‘biz bu sayede daha iyi oluyoruz ama onlar bunun yüzünden daha kötü olmuyor. Onların bizim gibi gelecekteki acılara dair öngörüleri yoktur.’ Hayvanların yaşamaya devam etmekte bizimki gibi menfaatleri olduğuna dair olgular bulunmadığından, Bentham’a göre öldürme eylemini ‘insani’ bir biçimde gerçekleştirdiğimiz müddetçe hayvanları öldürmekte de ahlaki bir problem yoktu.

Hayvanları kullanma meselesi hakkında çoğumuz tam olarak böyle düşünürüz.

Bentham’ın görüşleri Peter Singer tarafından açık biçimde savunulur, hatta hayvan hakları teorisyeni Tom Regan dahi ölümün insanlar açısından hayvanlara göre daha büyük bir zarar olduğunu çünkü insan harici hayvanların hazların tatmini için daha az fırsatları olacağını öne sürer.

Eğer bunu ‘insani’ biçimde yapıyorsak hayvanları kullanmamızın kabul edilebilir olduğu görüşünün şu ya da bu şekilde neredeyse herkes tarafından kabul gördüğünü öne süreceğim. Jeremy Bentham’ı ya da Peter Singer’ı hiç duymamış insanlar bile bu yaygın teorik yaklaşımı benimsemektedirler ve bu teorik bakış açısı o kadar yaygındır ki insan ve insan harici hayvanlar hakkındaki bakışımızı nasıl şekillendirmiş olduğunu kimse görmemektedir. Tıpkı kültürümüzde yaygın olan cinsiyetçilik gibi bu da yanlıştır. 

Hayvanların yaşamaktan bir çıkarları olmadığı ve bu eylemi ‘insani’ biçimlerde gerçekleştirdiğimiz müddetçe onları kullanıp kullanmamamızı ya da öldürmemizi umursamadıkları görüşü, yaşamaya devam etmekten çıkarımız olması için normal insanlara atfettiğimiz, ‘kendine dair farkındalığa gerek duyulması’ nosyonuna dayanır.

Ve son kitabım The Animal Rights Debate: Abolition or Regulation? ve Introduction to Animal Rights: Your Child or the Dog? (Hayvan Haklarına Giriş, Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?, İletişim Yayınları) içerisinde ve internet sitemde belirttiğim gibi, bu insanın kendine dair farkındalık biçimine keyfi bir ayrıcalık tanıyan türcü bir konumdur.

Hayvan yaşamının değeri hakkındaki bu teorik bakış, odadaki herkesin görmezden geldiği 800 tonluk bir teorik gorildir. Teoriyi sevsek de sevmesek de, hayvan savunuculuğunu üstlenmeden önce bu teoriyle karşı karşıya gelmek ve hesaplaşmak durumundayız. Eğer Bentham’ın ve Singer’ın egemen hayvan refahı görüşleriyle uzlaşırsak, hayvan refahı reformlarını savunuruz, serbest gezen tavuk yumurtalarını savunuruz, elektrik verilerek değil de gaz verilerek öldürülmüş tavukların etini yemeyi savunuruz, ‘mutlu’ et ve süt etiketlerini savunuruz, ‘fleksitaryenizm’i ve veganlığın sadece acıyı azaltmanın bir biçimi olduğu görüşünü savunuruz. Eğer bu teorik bakışı kabul etmiyorsak ve eğer bunun yerine, tüm hissedebilir varlıkların eşit ahlaki değere sahip olduklarını ve bir kaynak olarak kullanılamayacaklarını düşünüyorsak, veganlığı üzerinde pazarlık yapılamayacak bir ahlaki zemin olarak savunuruz.

Ve hem hissedebilir varlıkların eşitliğini kabul edip hem de insanlar zaten tüketmeye devam ediyorlar diyerek reformu savunamayız. Eşitliğe gerçekten inandığımız noktada hayvan refahını savunmanın ‘insani’ köleliği ya da pedofiliyi savunmakla aynı şey olduğu meselesi bir yana, hayvan refahı pratikte de işe yaramıyor. Hayvanlar birer meta, birer mülk. Hayvanların çıkarlarını korumanın bir maliyeti var ve en ‘insani’ davranış biçimleri bile insanlar söz konusu olduğunda işkence diye adlandıracağımız standartların üstüne çıkamayacak biçimler.

İstediğiniz kadar deneyin. Teoriden kaçamazsınız. Ya eşitliği savunan bir teoriyi seçersiniz ya da hayvan hayatının daha az ahlaki değere sahip olduğu anlamına gelen egemen refahçı teoriyi.

Ama seçmek zorundasınız, aktivizminize şeklini verecek olan da yaptığınız bu seçim olacak.

Eğer vegan değilseniz, vegan olun. Vegan olmak kolaydır, sağlığınız için iyidir, gezegen için iyidir. Ama, en önemlisi, ahlaki olarak doğru davranıştır.

Çeviri:
Berk Efe Altınal ve Gülce Özen Gürkan

Kaynak: http://www.abolitionistapproach.com/the-necessity-of-theory/


Yorumlar

Bir Cevap Yazın

Abolisyonist Vegan Hareket sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin