
Berk Efe Altınal
(Bu yazı daha önce Vegan Abolisyon dergisinin Güz 2014 sayısında yayınlanmıştır)
Veganların sayısının artması ve hayvan hakları hareketinin toplumsal hareketler içinde görünür bir yer alması ekolojist ve antikapitalist hareketlerin de konu üzerine söz söyleme ihtiyacı duymalarına yol açıyor. Ne var ki bu söz söyleme ihtiyacı, konu üzerine bir teorik okuma ve analiz yapma pratiğini ya da söylem düzeyinde ifade edilenlerin eyleme dökülmesi gibi bir duruma sebep olmuyor. Bunun yerine, hayvan hakları sorunu, sahip olunan teorik envanterin sunduğu kalıpların içerisinden okunuyor ve başka mücadele alanlarının söylem ve pratikleri içerisinde hapsediliyor.
Bu söylem ve pratiklerin en başta geleni ise ekoloji; çoğu zaman hayvan hakları ve türcülük sorununu kendi başına bir mesele ve mücadele alanı olarak ele almak yerine ekoloji (veya çevre) sorununun (ya da krizinin) bir alt kümesi ya da yan konularından biri olarak görülüyor. Böylece, bu alanın gerektirdiği çözümleri, mücadeleyi ve bu alandaki teorik tartışmaları es geçmenin yanı sıra yeni örgütsel ve kişisel pratikler belirlemek zorunda kalmadan konu hakkında söz söyleme sırasını savmanın da bir yolu bulunmuş oluyor.
Bu yazıda (i) ekoloji ve hayvan hakları mücadelesinin kesişimsellik içerisinde ilişkili olmakla birlikte iki ayrı mücadele alanı olduğunu, (ii) antikapitalistlerin ekoloji konusunda getirdikleri anti-kapitalist yorumun hayvan hakları sorununa uygulanmasının mümkün olmadığını ve (iii) hayvan hakları savunuculuğunun ve türcülük karşıtlığının asgari çizgisinin veganlık olduğunu açıklayacağım.

Kesişimsel ama Ayrı
Hayvan kullanımının ekoloji açısından çeşitli sorunlar doğurması elbette kaçınılmazdır. Çeşitli araştırmalar ve veriler, özellikle gıda alanındaki hayvan kullanımının iklim değişikliği konusunda ciddi zararlara yol açtığına işaret etmektedir. Benzer biçimde, hayvansal et ve hayvansal süt üretiminin su kaynakları kullanımında ve tahıl tüketiminde büyük rol oynadığı ve bu şekilde hem yağmur ormanlarının tahribatına sebep olduğu hem de tahıla talebi arttırarak yoksulların tahıllara ulaşımını kısıtladığı, açlığa ve susuzluğa sebep olduğu çokça dile getirilmiş bir durumdur.
Hayvanların gıda olarak kullanımının iklim değişikliğine olan bu etkisi göz önünde bulundurularak hayvansal gıdaların tüketilmesine son verilmesini ya da azaltılmasını öneren kimi çevreci gruplar mevcut. Bu amaçla hayvansal ete odaklanarak hareket eden, örneğin haftada bir gün et yememeyi öneren kampanyalar olduğu gibi hayvansal et olarak iklim değişikliğine etkisi daha yüksek olan “büyükbaş hayvanlar” yerine tavuk ve domuz gibi hayvanları tüketmeyi öneren iklim aktivistleri de var. Bunlar hayvanlarla ilgili gibi görünebilir ancak söz konusu kampanyaların hayvan haklarıyla herhangi bir ilgisi yok. Bu bahsi geçen kampanyaların her birinde hayvanların konumunun hala birer tüketim nesnesi (eşya) olduğu ve kararın hayvanın yaşama ve acı çekmeme durumundan bağımsız olarak o tüketimin iklim üzerindeki sonuçlarıyla ilgili olarak verildiği göz önüne alındığında, evlere tasarruflu ampül takmak ne kadar “elektriğin hakkıyla” ilgiliyse, bu tarz kampanyalar da o kadar hayvan haklarıyla ilgili.
Bob Torres ile Jenna Torres birlikte yazdıkları Vegan Freak isimli kitapta şu ifadeleri kullanırlar: “Yalnıza çevresel sebeplerle vegan olmak, Auscwitz’e giden trenler karbon salınımını arttırdığı için Yahudi soykırımına karşı olmaya benzer […] Kişi her iki durumda da soykırıma karşıdır. Ancak çoğumuz soykırıma yalnızca çevresel sebeplerden karşı olan bir kişinin büyük meseleyi yani soykırımın tüm insanların sahip oldukları en temel hakları ihlal ediyor olmasındaki korkunçluğu ve dehşeti gözden kaçırdığını öne süreriz.”
Tıpkı hayvansal ürünlerin tüketiminin çevreye ve iklim değişikliğine yol açması gibi, iklim değişikliğinin ve çevresel yıkımın da hayvanların yaşamları üzerinde olumsuz etkiye sebep olduğu, yaşam alanlarını yok ettiği ve pek çok hayvan türünün kitlesel olarak yok oluşlarına sebep olduğu doğrudur. Ancak, iklim değişikliğinin ve çevresel yıkımın bu hayvanlar üzerindeki etkilerinin toplum tarafından ciddiye alınması için hayvanların etik anlamda değerlerinin kabulü gerekmektedir. Örneğin balık türlerinin kirlilik ve avlanma sebebiyle yok oluşunu gelecek nesil insanların balık yiyemeyecek olması üzerinden protesto edenlerin hayvan haklarıyla herhangi bir şekilde ilgileri bulunmamaktadır, bu söylem içerisinde balığın konumu tükenebilir bir gıda kaynağı olmaktan öteye geçmez. Hayvanların mal ve kaynak olarak görüldükleri bir toplumsal düzende soyu tükenen hayvanların konumu da doğada nadir bulunan taşların konumuna denktir.
Sonuç olarak, hayvan hareketinin ve ekoloji hareketinin kesiştiği ve sonuçları itibariyle birbirini etkiledikleri alanlar olmakla birlikte, bu iki hareketin amaçları, mücadele alanları ve mücadele sebepleri birbirinden ayrıdır.

Sorun kapitalizm mi?
Antikapitalist solun çevre ve iklim meselesine yaklaşımı kapitalizm karşıtığı temelindedir. Bu bağlamda, topluma daha az tüketmeyi, tüketim alışkanlıklarını değiştirerek “yeşil ekonomiye” katkıda bulunmayı ve karbon ayak izimizi azaltmak adına kendi hayatlarımızdan fedakarlıklarda bulunmamızı öneren STK temelli çevreciliğe eleştirel yaklaşırlar. Ekolojik krizin sebebi olarak, kapitalist üretim biçiminin büyüme ve kaynakları kar temelli olarak tüketme eğilimi görülür, yani antikapitalistlere göre ekolojik kriz kapitalizme içkin bir problemdir. Bunun yanı sıra, kaynakların büyük bir çoğunluğunun ufak bir azınlığın kontrolünde olduğu bir toplumda insanlardan fedakarlıklar bekleyen bir hareketin orta sınıfa hitap etmekte olan ve asıl faili gizleyen bir karakter taşıdığını söylerler. Bu bakış açısına göre, sorun bireyler değil ekonomik sistemdir ve o halde çözümü bireysel dönüşümde ve fedakarlıklarda aramak yerine, “asıl faili” ifşa ederek şirketleri hedef alan bir kapitalizm karşıtı hareket içinde işçi mücadelesiyle ortak bir hat kurmak gerekir.
Ekolojik krizin sebepleri ve kendi dinamikleri incelendiğinde antikapitalist solun bu argümanlarının -post kapitalist bir ekonomik sistemde ekolojik sorunların sihirli bir değnek değmiş gibi çözüleceği iddia edilmediği ya da antikapitalist söylem “şirketlerin aç gözlülüğü” gibi ekonomi-politik analizden kopuk basitleştirici açıklamaları doğurmadığı müddetçe- haklı olduğu önemli noktalar var ve bu argümanların tartışılması bu yazının konusu değil. Sorun, ekolojik krizle ilgili yapılan analizin olduğu gibi hayvan hakları alanına taşınmasında başlıyor. Hayvan haklarıyla ilgili argümanlara antikapitalist sol içerisinden gelen cevap bu sorunun kapitalizmle ilgili bir sorun olduğu ve bu sebeple “sistemin içinde” vegan olmanın gerçek bir değişiklik yaratmayacağı şeklinde oluyor.
Bu fikrin ortaya çıkmasının sebebinin hayvan haklarından tamamıyla farklı bir alan olan hayvan refahı ve yeni refahçılık hareketlerinin endüstriye ve hayvan kullanımının biçimlerine yapmakta olduğu vurgunun sorunun endüstrileşme ve kapitalizm olarak algılanmasına yol açıyor olması olduğunu düşünüyorum.
Hayvan hareketinde hakim durumda olan hayvan refahı düşüncesii Jeremy Bentham’ın faydacı görüşlerine dayanır. Bentham, batı felsefesi tarihinde etik söz konusu olduğunda hayvanlar üzerine olan tartışmanın “Hayvanlar düşünebiliyor mu?” sorusu üzerine kurulu olmasının bir hata teşkil ettiğini, asıl konunun “Hayvanlar hissedebiliyor mu?” sorusu olduğunu öne sürerek önemli bir konuyu gündeme taşımıştı. Bunu öne sürerek hayvanların öldürülmemesi ya da kullanılmaması gerektiğini öne sürmüyordu. Fakat, bütün bunlar yapılırken hayvanlara acı verilmemesi gerektiğini ve acı vermek kaçınılmazsa bu acının mümkün olan en düşük seviyeye indirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Hayvan refahçılığı ile hayvan haklarını birbirinden ayıran temel fark sorunu kavrayış biçimleridir. Hayvan haklarına abolisyonist yaklaşım ‘insani’ kullanım diye bir durumun olamayacağını, hayvan kullanımının kendisinin sorun olduğunu anlatır. Yani hayvan kullanımını düzenlemekle yetinemeyiz, ortadan kaldırmamız gerekir. Oysa hayvan refahçılığına göre sorun hayvanları kullanım biçimimizdir, eğer ‘insani’ ve ‘şefkatli’ biçimlerde hayvanları kullanırsak, ortada etik bir problem yoktur. Dolayısıyla hayvan refahçısı gruplar (ve bu görüşün revize edilmiş bir hali olan Yeni Refahçı görüşleri takip edenler) sıklıkla hayvanların kötü kullanıldıkları endüstriyel çiftlikleri ifşa etmeye ve buralardaki koşulları düzeltecek yasal ve ekonomik düzenlemeleri gerçekleştirmeye ya da buraları hedef alan doğrudan eylemler gerçekleştirmeye çalışırlar. Bu tarz grupların maddi güçleri, topluma ulaşmak için sahip oldukları kanallar ve politik hegemonyaları çok daha güçlüdür. Bu sebeple çoğu insan, hayvan hareketini bu grupların söylem ve eylemlerinden ibaret zanneder ve hayvan haklarının hayvanlara muamele ediş biçimimizle ilgili olduğunu düşünür.

Sorun hatalı bir şekilde “hayvanlara muamele biçimimiz” olarak anlaşıldığında, bu sorunun failinin kapitalizm ve endüstrileşme olduğu düşüncesi hemen arkasından gelir. Oysa sorun hayvanlara davranış biçimlerimiz olsaydı dahi bu iddia doğru olmazdı. Hayvanları kullanma biçimimizin kapitalizm öncesi tarihin herhangi bir döneminde ‘insani’ olduğu düşüncesi gerçeğe dayanmamaktadır. Kapitalizmde de hayvanların mal ve kaynak olduğu algısından hareket eden şirketler, uzunca bir süre en küçük alana en fazla hayvanı sığdırmayı, kesimleri en hızlı şekilde halletmeyi önemsediler. Ne var ki, bu durum kağıt üzerinde göründüğü kadar verimli değildi ve endüstri gittikçe bunun farkına varıyor. Bu farkına varışta, hayvan refahı düzenlemelerinin şirketler için ne kadar karlı olacağını anlatan raporlar yayınlayan hayvan refahı örgütlerinin desteği de önemli bir etken. Antikapitalist solun eleştirdiği “yeşil ekonomi” olgusuna benzer bir şekilde hayvan reyonlarında hayvan refahı örgütlerinin desteklediği “mutlu”, “merhametli” veya “insani” seçenekler bulmak mümkün. Şirketler hayvan refahı örgütleriyle işbirliği halinde çalışarak kendileri için karlı olduğuna kanaat getirdikleri müddetçe hayvan kullanımı biçimleri üzerinde değişiklikler yapıyor, üstelik “verimlerini” arttırırken bir de sorumlu üretici olma sıfatını bu örgütlerin onayıyla duyurarak satışlarını arttırıyorlar. Hayvan tüketmek konusunda içleri rahatlayan çok sayıda kişi de hayvanları ‘insani’ ve ‘merhametli’ bir biçimde tüketebileceğine ikna olmuş oluyor. Hayvanların bu durumdan bir çıkarı olmadığı gibi bir de zarar görürler çünkü bu tarz reformlar tüketimi yükselterek toplam acıyı arttırır ve hayvanların mal ve kaynak olma statüsünü pekiştirir.
Çoğunlukla hayvan sorununun aslında bir kapitalizm sorunu olduğu ifadesi, endüstri ve kapitalizm döneminde hayvanlara uygulanan zulmün arttığı ve bu durumun ancak kapitalist olmayan bir ekonomik düzende çözüleceği şeklindeki refahçı bakış açısına dayanır. Oysa hem kapitalizmin refah reformlarının daha karlı olduğunu keşfi, hem de zaten sorunun hayvanları nasıl kullanıyor olduğumuz olmaması bu antikapitalist görünümlü refahçı argümanı çökertiyor.
Post-kapitalist bir dünyanın hayvanların mal ve kaynak olarak kullanılmayacağı bir toplum olacağı ise bir öngörüden ziyade temelsiz bir kehanet niteliğinde olurdu. “Hayvan hakları savunucuları hayvanların mülk statüsünü kaldırmak istiyor, antikapitalistler de tüm mülkiyete karşı, o halde antikapitalizm bunu da kapsar” denklemi hatalı bir denklemdir. Antikapitalizm kaynakların ortak ve adil kullanımıyla ilgilidir. Bir nehrin özel mülk olmasına karşı çıkmak, o nehirden herkesin su içebilmesi anlamına gelirken, bir ineğin mülk statüsüne karşı çıkmak kimsenin ineği kaynak olarak kullanamaması demektir. İkisi birbirinden oldukça farklıdır. Dahası hayvan tüketimi yalnızca kapitalizme özgü bir sorun değildir. Kapitalizm öncesinde de var olan, sınıflı toplumu önceleyen ve kapitalizm sonrasında da devam etme ve hatta büyüme olasılığı yüksek bir sorundur. Zira hayvanların kaynak olarak görüldüğü ve kaynakların insanlar arasında adil ve eşit olarak paylaştırıldığı (herkesin arzu ettiği kadar çok hayvansal ürün tükettiği) bir toplum, daha fazla köle hayvanın dünyaya getirilmesini gerektirir.
Bu sorunu çözmenin yolu, meseleyi hayvanları nasıl kullandığımız olarak gören baskın hayvan refahı düşüncesinin etkilerinden kurtulmak ve hayvanların mal ve kaynak olma statülerine karşı çıkmak yani vegan olmak ve bu hakkın daha geniş kitlelerce tanınması için çalışmak yani tavizsiz bir biçimde veganlığı savunmaktır.
Bir Temel Olarak Veganlık
Türcülük, acı çekmek ve hayatta kalmak konusunda insanlarla aynı çıkarlara sahip olmalarına rağmen insan-harici hayvanların bu çıkarlarının hiçe sayılması ve böylece hayvanların etik kaygının dışında bırakılması şeklinde gerçekleşen ayrımcılık biçimine denir. Tıpkı diğer ayrımcılıklarda olduğu gibi türcülükte de, ilintisiz bir kriter etik kaygıdan dışlamak için sebep olarak gösterilir.
Türcülüğe karşı duruyor yani hayvanları etik kaygıya dahil ederek acı çekmemekten ve öldürülmemekten çıkarları olduğunu kabul ediyor ve adalet temelinde bu çıkarın bir hak olarak tanınarak korunması gerektiğini düşünüyorsak, bu hayvan kullanımlarının tamamını reddetmemiz gerektiği anlamına gelir. Her bir hayvan kullanımı bir hak ihlali yaratacaktır. Yani bu hakkı tanıyor olmak, vegan olmayı gerektirir. Bir yandan hayvanların acı çekmemekten ve yaşamlarını sürdürmekten çıkarları olan insan-harici kişiler olduklarını kabul edip bir yandan onları kullanmaya devam edemeyiz.
Veganlık ne acıyı azaltmanın bir yoludur, ne bir kişisel fedakarlıktır, ne şirketlere yönelik bir boykottur ne de karbon ayak izini azaltmak için tüketimi azaltmaya ve geri dönüşüm yapmaya benzer bir bireysel çözüm arayışıdır. Vegan olmak bir hakkı tanıyor olmanın mantıksal sonucu ve gerekliliğidir.
Bu hareketin kapitalizm karşıtlığıyla kesişen noktaları var mıdır? Gıdaya ulaşım konusunda eşitsizliklerin ortadan kalktığı ve ayrımcılıklar konusunda duyarlılığın daha yüksek olduğu bir kapitalizm sonrası toplumun veganlığı yaymak için daha elverişli bir toplum olacağı öngörüsünde bulunulabilir. Ne var ki, şu an bile pek çok coğrafyada toplumun çok geniş kesimleri için bitkisel gıdalara ulaşma ve bu gıdalarla sağlıklı olarak yaşam sürdürme olanağı hayvansal gıdalara ulaşmalarından daha kolay ve hesaplı. Elbette kapitalizmin yarattığı yoksulluk ve yıllar süren kolonizasyonun yarattığı eşitsizlikleri göz ardı etmemeli, ancak bunun bitkisel gıdalara ulaşabilen kesim ve coğrafyalar için bir bahane olamayacağını da vurgulamalıyız. Çünkü gıda adaletsizliğinin önemli sebeplerinden biri de ekonomik olarak daha fazla imkana sahip bölgelerdeki insanların hayvansal ürün tüketimi.
Son olarak, sınıfsız bir toplumu mümkün kılmayı amaçlayanlar için önemli bir kesişim noktası, insan-harici hissedebilir canlıların birer mal ve kaynak olarak görüldüğü yani insan-harici köleliğin devam ettiği bir kapitalizm sonrası toplumun gerçekten sınıfsız bir toplum olamayacağı sorusunda yatıyor. Bu soru vegalığın sadece hayvan haklarının değil, sınıfsız toplum mücadelesinin de temelinde yattığı düşüncesini akla getiriyor.

Bir Cevap Yazın