
Hayvan savunucuları olarak, insanlara yönelik ayrımcı tutumlardan da vazgeçmezsek, bu yalnızca türcülüğü reddetmenin temellerini ve abolisyonist (hayvanların mal ve kaynak statüsünü reddeden) hayvan hakları mücadelesini anlamadığımızı göstermekle kalmaz aynı zamanda birer misantropik olarak görülürüz ki böylece ‘hayvan savunucularının’ yerleştirildiği sterotiplerden birini doğrulamış oluruz.
Ayrımcı tutumlar bir yana, misantropinin veganlar arasında yaygın olduğu başka bir biçim daha var. Öyle görünüyor ki bu oldukça yaygın. İnsanların hayvanları nasıl sömürüyor oldukları ve buna kendi katkımızı fark edişimiz vegan olmamıza ve hayatımızı değiştirmemize yol açmakla birlikte, bu farkındalığa henüz sahip olmayan ve bu değişimi gerçekleştirmeyen insan nüfusunun geri kalanı hakkında karanlık düşüncelere sahip olmamıza da yol açabiliyor. İnsanların, insan harici hayvanlara yönelik suçlarının büyüklüğü ve yoğunluğunun farkında olmak -sadece gıda amacıyla yılda 56 milyar kara hayvanının ve tahminen bir trilyona yakın deniz hayvanın öldürülmesinin farkında olmak- kahredici ya da insan türünün bir üyesi olmaktan utanmamıza sebep olabiliyor. Ve artık vegan olsak da, hayatımızın önceki dönemlerinde bu sömürünün bir parçası olmuş olmanın ve hayvan hakları üzerine düşünmemiş olmanın ağırlığını hissedebiliyoruz.
En zoruysa, bunu bir kere anladığımızda, onlara hayvan sömürüsünden bahsettiğimiz ve veganlık hakkında mantıklı argümanlarımızı sunduğumuzda ailemizin ve arkadaşlarımızın da vegan olacağını beklerken, genellikle anlattıklarımızın ilgisizlik ve dirençle örülü bir duvarla karşılanıyor olduğunu görmek oluyor. Önceleri bize aklı başında ve nazik görünen insanlar şimdi katı yürekli ve adalete dair en temel hislerden yoksunmuş gibi görünebiliyor. Eğer önceleri misantropik değilsek bile, bu deneyimler bizi o yöne doğru sürükleyebiliyor.
Dahası, çok sayıda veganın kararlı bir şekilde misantropik bir düşünceyi taşımakta kararlı olduklarını görüyorum. Bunun vegan olmalarından önce de aynı şekilde mi olduğu yoksa vegan olduktan sonra vardıkları bir düşünce mi olduğunu bilmek mümkün değil. “Hayvanları çok seviyorum ama insanlara tahammül edemiyorum” ya da “Hayvanlar masumlar ama insanlar çok kötü” gibi cümleler size de tanıdık gelecektir. İnsanların “bu dünyadaki kanser” oldukları ya da “dünyanın insan türü olmasa çok daha iyi bir yer olacağı” gibi ifadeler hem veganlar hem de vegan olmayanlar tarafından dile getiriliyor. İnternette bir veganın yazısından aldığım şu paragraf bunun bir örneği:
“Korkunç, gereksiz ve canice bir şey gördüğümde çok kızıyorum. Üzülüyorum ve moralim bozuluyor. Böyle zamanlarda ben ve tanıdıklarım da dahil tüm insanlardan nefret ettiğimi ve hepimizin bu gezegenden yok olmasını dilediğimi söylemeliyim. Bu hisler galiba umutsuzluktan kaynaklanıyor. Bazen biz insanların sadece yıkım, acı ve ızdırap kaynağı olduğumuzu düşünüyorum.”
Hayvan sömürüsü sebebiyle üzüntü ve insan türünü bir bütün olarak ya da bazı insanları bir grup olarak algılama yanılgısı anlaşılabilir olabilir, ancak misantropik bir yöne doğru kayarak insanları hayvanlara davranışlarından ötürü hor görmeye başlamamaya dikkat etmeliyiz. Misantropik bir tavır, her türlü kalıcı negatif tavır gibi, bize zarar verir. Aynı zamanda başkalarına da zarar verir. Fakat en önemlisi, veganlık savunuculuğu söz konusu olduğunda, bunun aynı zamanda hayvanlara da zarar verdiğinin farkında olmalıyız, çünkü böyle bir tavır hayvanlar için yaptığımız savunuculuğun başarılı olmasına mani olacaktır.
Kısacası, misantropik hayvan savunucuları eğer bu şekilde etkili bir hayvan hakları savunucusu olabileceklerini düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Bu böyle işlemiyor. Hayvan kullanımını ortadan kaldırmak için tek umudumuz insanları bilgilendirmek, ve bu da uyum ve güven bağı kurmayı gerektiriyor. Ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım, temel tavırlarımız kullandığımız kelimelere, yüz ifadelerimize, göz hareketlerimize ve jestlerimize yansır ve başkaları tarafından gayet net anlaşılır. Araştırmalar, insalar arasındaki iletişimin yüzde 60-70’inin sözel olmayan davranışlarla gerçekleştiğini gösterir. İnsanlarla iletişimimizde misantropik tavırla sabırsız, saygısız, küçümseyici ya da alaycı olursak, bunu ne kadar gizli bir biçimde yaparsak yapalım, veganlıkla ilgili kurduğunuz en mantıklı argümanlar bile başarısız olacaktır. Hayvan haklarıyla ilgili sözlerimiz ne kadar anlamlı olursa olsun, böyle tavırlarımız olduğunda karşımızdaki insanda savunma ve direnme tepkileri doğacaktır.
İnsanların hayvanlarla ilgili etik kaygılarıyla bağlantıya geçmelerine yardımcı olmak ve veganlıkla ilgili rasyonel argümanları onlara aktarabilmek ancak olumlu bir tavırla onlara yaklaştığımız zaman mümkün olabilir. Bu, insanlara onlara daha fazla değer veriyormuş gibi numara yapmamız ya da sürekli coşkulu olmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Bunun anlamı, ötekileştirmeye ve ayrıştırmaya sebep olan hatalı ayrımlardan kurtulmak ve temeldeki müştereklerimizin ve karşılıklı dayanışmanın farkına varmak. Yani insanların temelde iyi olduklarını, temelde tüm insanların kendilerinin ve etrafındakilerin mutlu olmasını istediklerini, bunu hatalı, yıkıcı ve kendisini savunmacı biçimlerde yapıyor olsalar da aslında yapmaya çalıştıklarının bu olduğuna dair doğal farkındalığımızı yükseltmek. Ve çoğu insanın hayvanları bir dereceye kadar önemsediklerini biliyoruz. Hemen hemen herkes zorunda olmadığımız halde hayvanlara acı çektirmenin yanlış olduğu konusunda hemfikir, ama bu türcü dünyada bu düşüncenin pratikteki tutarlı uygulamasının nasıl yapılacağı konusunda kafaları fena halde karışık ve bu yüzden bir ahlaki şizofreni içerisindeler. Gary L. Francione, ahlaki şizofreninin ne olduğunu şöyle açıklıyor:
“Hayvanlar hakkındaki sosyal ve etik düşünme biçimimiz kuruntu ve kafa karışıklığı halini almıştır. Bu kafa karışıklığı hayvanlara birbiriyle çelişen ve çatışan biçimlerde bakmaya yol açar (bazıları ailenin bir üyesi, diğerleri ise akşam yemeği)”
Temelde, sözünü ettiğim beyinle ilgili bir şey değil, veganlığı savunurken insanlara kalplerimizi açmaktan bahsediyorum. Francione’a katılıyorum, hayvanlar söz konusu olduğunda ihtiyacımız olan “kalplerde bir devrim”. Bunu başarmamızın yoluysa, kalplerimizi diğer insanlara açmaktan geçiyor. Eğer insanlar onlara saygı duyduğumuzu ve onları önemsediğimizi fark ederlerse, eğer endişelerini gerçekten dinler ve içtenlikle cevaplarsak, hayvanların yararına bizim söylediklerimizi dinlemeye ve önemsemeye de daha yatkın olacaktırlar.
Veganlık savunusunda diğer insanları önemsemizin gerekliliğinin yanı sıra, eğer diğer insanları önemsemiyorsak, onlardan nefret ediyorsak, onları kayıp vaka olarak görüyorsak, bu aynı zamanda insan harici hayvanlar konusundaki meselemizin de hayvanlarla değil kendimizle ilgili olduğunu gösteriyor olabilir. Hayvanlara olan ilgimiz, insanlar tarafından incitilmiş ve hayal kırıklığına uğratılmış olmaya verdiğimiz bir tepki, misantropik alaycılığın ve kızgınlığın haklılaştırılması ya da kendi kurban olma halimizin ve narsisistik kırılmalarımızla yapıcı yollardan yüzleşmek yerine acı çeken hayvanlarla özdeşleşerek bu durumları onlara yansıtmaktan kaynaklanıyor olabilir. Gizli ve kabul edilmeyen bir şekilde bu da sömürünün bir başka şeklidir, çünkü böyle yaparak, bir yandan yüzeyde ‘hayvanlar için’ hareket ediyor görünüp, hayvanların çektikleri acıyı başka bir amaç için kullanırız. Eğer bizi harekete geçiren sebepler bulanıksa, ‘hayvanlar için’ ne kadar çok çaba harcarsak harcayalım bunlar bir sonuca ulaşmayacaktır. Bu acı bir gerçek olabilir, ancak eğer diğer insanlarla ilgili onlarla olumlu bir şekilde iletişim kurmamızı engelleyen sorunlarımız varsa, görmezden gelerek bunlardan kaçmaya çalışarak bu sorunun hayvan savunuculuğumuzu kötü yönde etkilemesine izin vermek yerine bunları kabul etmeli ve çözmeye çalışmalıyız. Burada bahsettiğim, yaptığımız hayvan savunusunun hayatlarımızda değerli bir şey yapıyor olduğumuz hissinin yarattığı kişisel tatmin değil, böyle bir tatmin problemli değildir, harekete geçmeyi destekleyen iyi bir sebeptir.
Eğer misantropik tavırlarımızdan kurtulamıyorsak ya da kurtulmak istemiyorsak, o halde, misantroplar olarak hayvan hakları hareketine yük oluruz. Çoğu hayvan hakları savunucusunun misantropik olduğunu öne sürmüyorum. Fakat bence, insanların genel olarak veganlık anlatımıza kayıtsız kalmaları pek çoğumuzun özellikle veganlık savunmaya başladığımız ilk zamanlarda, onlara karşı olumsuz hisler geliştirmemize sebep oldu, bu benim de başıma gelmişti, ancak bu hislerin bizi güçsüzleştirdiğini fark ettiğimizde onlardan kurtulmak için bir şeyler yapmalıyız.
Eğer insanlar hayvanları önemsemiyorlarsa, zorla hayvanları önemsetemeyiz, önemsemeyen insanlar bizim sorunumuz değil, zamanımızı ve enerjimizi açıkça önemsemeyen insanlara harcamayalım. Çok çok daha fazla sayıda insan gerçekten hayvanları önemsiyor ve eğer bir bilseler, onları bilgilendirecek bir abolisyonist hayvan hakları savunucusuyla karşılaşsalar, vegan olmanın ne kadar anlamlı ve etkili olduğunu öğrenecekler ve hayatlarını değiştirecekler. İhtiyacımız olan bu insanlar ve onlara odaklanmalıyız. Bu insanların kaçının ‘Keşke bunları birileri bana daha önce söyleseydi’ diyeceğini ve ‘Vegan olmak hayatımda verdiğim en iyi karardı!’ diyeceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Bir Cevap Yazın